Yeni Dönem Rusya–Suriye İlişkileri: Esad Sonrası Olası Mimari
Rusya–Suriye ilişkileri, Moskova’nın 2015’teki askerî müdahalesiyle kurumsallaşan kalıcı üs düzeni ve rejim güvenliği ekseninde derinleşmiş; Tartus’taki deniz tesisi için 49 yıllık kira anlaşması ve Humeymim hava üssünün statüsünü belirleyen düzenlemeler bu sürekliliğin hukuki temelini oluşturmuştur. Bu çerçeve, Esad sonrası dönemde dahi Moskova’nın Akdeniz erişimini ve Levant’ta caydırıcılığını sürdürme motivasyonunu açıklayan başat unsur olabilmektedir.[i] Bu çerçevede Rusya’nın Suriye’deki askerî varlığı, yalnızca rejim desteği değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’de kalıcı nüfuz arayışı bağlamında da değerlendirilmektedir. Ancak mevcut süreç, yalnızca askerî çıkarlarla sınırlı kalmamaktadır. Arap dünyasında Şam’ın yeniden kabul edilmesi, Esad sonrası dönemde Moskova’nın siyasi, ekonomik ve diplomatik alanlarda konumunu yeniden tanımlamak durumunda kalabileceğini düşündürmektedir. Dolayısıyla bu dönem, Rusya açısından hem kazanımlarını koruma hem de yeni bölgesel gerçekliğe uyum sağlama zorunluluğu taşıyan hassas bir geçiş evresi olarak görülmektedir.
Rusya’nın Suriye’deki askerî varlığının en somut dayanaklarından biri, Tartus deniz üssü ve Humeymim hava üssüne ilişkin yapılan uzun vadeli anlaşmalardır. Bu anlaşmalar, yalnızca iki ülke arasında askerî işbirliği protokolü niteliği taşımamakta, aynı zamanda Rusya’nın Akdeniz’deki stratejik deniz erişim hattını kurumsallaştırmaktadır. 2017 yılında U.S. Naval War College tarafından yayımlanan bir raporda, bu üslerin Rusya’nın “kalıcı deniz varlığı stratejisi” kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Rusya’nın Tartus ve Humeymim üsleri, olası bir siyasi geçiş sürecinde süreklilik arayışının merkezinde yer almaktadır. Bu üslerin varlığı, Moskova’ya Akdeniz’de askerî erişim ve gözlem kapasitesi sağlamaya devam etmesini sağlamaktadır. Esad sonrası dönemde yeni yönetimin bu üslerin statüsünü gözden geçirme olasılığı bulunsa da Rusya’nın hukuki anlaşmalara dayanan pozisyonu nedeniyle tam bir çekilme ihtimalinin zayıf olduğu değerlendirilmektedir. Bunun yerine, işlevsel revizyonlar veya karşılıklı tavizlere dayalı yeni düzenlemeler öngörülmektedir. Bu bağlamda, Moskova’nın askerî varlığını bir “rejim güvenlik aracı” olmaktan çıkarıp, bölgesel istikrarın teminatı olarak sunma eğilimi gösterebileceği öngörülmektedir. Böylece Rusya, olası yeni yönetimle ilişkisini sıfır toplamlı değil, pazarlığa açık bir zeminde sürdürmektedir. Bu durum, Moskova’nın Suriye’deki varlığını geçici bir kriz müdahalesi olarak değil, bölgesel nüfuzun kalıcı bileşeni olarak kurguladığını göstermektedir.
Rusya açısından Tartus Üssü, Akdeniz’deki lojistik zincirin merkezinde yer almaktadır. Üssün hem derin liman kapasitesi hem de bakım-onarım altyapısı, Rus donanmasının uzun menzilli operasyon kabiliyetini artırmaktadır. Bu bağlamda söz konusu tesis, yalnızca Suriye’deki iç savaş bağlamında değil, Karadeniz Filosu’nun Akdeniz’e uzanan tedarik hattı açısından da kritik bir işlev görmektedir. Bu stratejik değer, Moskova’nın Doğu Akdeniz’de sürekli askerî varlık politikasını desteklemektedir. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, Tartus ve Humeymim üslerinin statüsü, iki ülke arasında imzalanan “sınırsız yenileme hakkına sahip kira anlaşması” çerçevesinde tanımlanmıştır.[ii] Bu durum, Rusya’ya fiilen uzun süreli bir yasal varlık hakkı sağlamaktadır. Bununla birlikte, söz konusu düzenleme yeni yönetimler tarafından gözden geçirilebilecek nitelikte bir siyasi belge olmaya da devam etmektedir. Dolayısıyla Esad sonrası dönemde, bu üslerin statüsüne ilişkin yeniden müzakere veya kısmi revizyon ihtimali tamamen dışlanmamaktadır.
Suriye’ye yönelik Caesar Yasası ve Avrupa yaptırımları, ülkenin ekonomik kapasitesini uzun süredir kısıtlamaktadır. Esad sonrası dönemde bu kısıtlamaların kademeli gevşetilmesi gündeme gelse de Batı’nın temel şartları (siyasi geçiş, insan hakları, mülteci güvenliği vb.) karşılanmadıkça tam kaldırılma olasılığı düşük görünmektedir. Bu çerçevede Rusya’nın, yaptırıma dayanıklı ekonomik kanallar kurmaya devam etmesi muhtemel görünmektedir. Gıda, tarım, ilaç ve temel altyapı onarımı gibi “nötr sektörlerde” Rus–Arap işbirliği modelleri öngörülmektedir. Bu model hem Moskova’nın sahadaki etkisini korumasına hem de Arap sermayesinin kontrollü biçimde Suriye pazarına giriş yapmasına imkân sunmaktadır.[iii]
İran’ın Suriye’deki askerî varlığı, Esad sonrası dönemde en tartışmalı dosyalardan biri olmaya devam etmektedir. Yeni yönetim, uluslararası meşruiyet arayışı doğrultusunda Tahran’ın etkinliğini sınırlandırma yönünde adımlar atması olası görünmektedir. Bu süreçte Rusya, İran ile İsrail arasındaki gerilimleri dengeleyen bir aktör olarak ön plana çıkmaktadır. Moskova’nın hava sahası kontrolü ve lojistik üstünlüğü, bu dengeyi sürdürme kapasitesini artırmaktadır. Dolayısıyla Rusya’nın önümüzdeki dönemde, çatışma yönetimi odaklı bir rolü derinleştirmesi olası görülmektedir. Ancak bu rolün sürdürülebilirliği, Moskova’nın hem Tahran hem de Tel Aviv ile ilişkilerinde esnek bir diplomatik çizgi koruyabilmesine bağlıdır.
Esad sonrası döneme ilişkin olasılıkların çoğalması, Rusya’nın Suriye’deki stratejik varlığını yeniden tanımlama zorunluluğunu gündeme getirmektedir. Moskova, sahada oluşturduğu askerî altyapıyı yalnızca güvenlik amacıyla değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik etki üretme aracı olarak kullanma eğilimindedir. Bu durum, Rusya’nın Suriye dosyasını artık bir “rejim koruma” meselesi olmaktan çıkararak, bölgesel nüfuzun sürekliliği çerçevesine yerleştirmektedir.
Suriye’deki geçiş sürecinin niteliği, Rusya’nın pozisyonunu doğrudan belirlemektedir. Eğer yeni dönemde merkezi otorite kademeli biçimde güçlenir ve Arap ülkeleriyle normalleşme süreci derinleşirse, Moskova bu sürece garantör aktör olarak dahil olma isteğini sürdürmektedir. Bu durumda Rusya’nın rolü, doğrudan askerî müdahale düzeyinden çıkarak, diplomatik koordinasyon ve yeniden inşa süreçlerinin kolaylaştırıcılığına evrilebilmektedir. Ancak geçiş sürecinin uzaması veya iç aktörler arasında yeni çatışma dinamiklerinin doğması hâlinde, Rusya’nın askerî mevcudiyetini istikrar unsuru olarak koruma eğiliminde olacağı değerlendirilmektedir.
Kuzey Suriye meselesi ise Rusya’nın Türkiye ile ilişkilerinde belirleyici olmaya devam etmektedir. Ankara’nın sınır güvenliği önceliği ile Moskova’nın Şam merkezli çözüm arayışı zaman zaman örtüşmekte, zaman zaman ise rekabet unsuru taşımaktadır. Bu çerçevede Rusya’nın, Türkiye ile çatışma önleyici mutabakatları koruma yönünde çaba göstermekte olduğu gözlemlenmektedir. Olası bir geçiş döneminde, kuzeydeki fiilî kontrol alanlarının statüsünün yeniden tanımlanması durumunda, Moskova’nın arabulucu rolü üstlenmesi beklenmektedir.
Yeniden inşa süreci, hem Rusya’nın bölgedeki varlığının meşruiyeti hem de ekonomik çıkarlarının sürdürülebilirliği açısından büyük önem taşımaktadır. Savaş sonrası Suriye’nin yeniden inşası, yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, aynı zamanda toplumsal onarımın da bir aracıdır. Rusya, bu süreçte teknik kapasitesini ve mühendislik birikimini kullanarak projelerde yer alma hedefini sürdürmektedir. Ancak uluslararası fonların yokluğu ve yaptırımların devam etmesi, bu hedefin gerçekleşmesini zorlaştırmaktadır.[iv] Bu nedenle Rusya, yeniden inşayı aşamalı ve yerel odaklı bir strateji çerçevesinde yürütme eğilimindedir. Küresel düzeyde yaşanan jeopolitik değişimler de Rusya’nın Suriye politikasını doğrudan etkilemektedir. Ukrayna savaşının getirdiği ekonomik ve diplomatik kısıtlamalar, Moskova’nın Suriye’ye ayırdığı kaynakların azalmasına yol açmaktadır. Bu durum, Rusya’yı daha esnek, çok aktörlü ve maliyet kontrollü bir bölgesel stratejiye yönlendirmektedir. Çin’in Suriye’nin yeniden inşasında finansal destek sağlaması hâlinde, Rusya ile Çin arasında işlevsel bir iş bölümü oluşma ihtimali artmaktadır. Böyle bir tablo, Suriye’nin çok kutuplu güç dengesi içinde yeni bir konum elde etmesine katkı sağlayabilmektedir.[v] Esad sonrası dönemde Rusya–Suriye ilişkileri belirsizliklerle çevrili bir süreklilik arayışı içinde şekillenmektedir. Moskova, sahadaki askerî varlığını koruma isteğini sürdürmekte; ancak aynı zamanda siyasi geçiş sürecine uyum sağlayabilecek esnek bir diplomasi yürütme ihtiyacını da hissetmektedir. Bu bağlamda Rusya’nın Suriye politikası, kesin bir yönelimden ziyade pragmatik uyarlama özelliği taşımaktadır. Söz konusu yaklaşım, Moskova’nın hem bölgesel nüfuzunu muhafaza etmesini hem de küresel baskılar karşısında denge kurmasını mümkün kılmaktadır. Yeni dönemin karakteri, büyük ölçüde Suriye iç siyasetindeki dönüşümün hızı, Arap ülkelerinin normalleşme stratejisi ve Batı’nın yaptırım politikasının esnekliği tarafından belirlenmektedir. Rusya, bu değişkenler arasında çok yönlü bir denge siyaseti yürütmektedir. Dolayısıyla Rusya–Suriye ilişkilerinin yakın gelecekte, askeri istikrarın korunduğu fakat siyasi ve ekonomik belirsizliklerin sürdüğü temkinli bir ortaklık modeli olarak devam etmesi olası görünmektedir.
[i] Russia Maritime Studies Institute, Russian-Syrian Naval and Air Basing Agreements, 2015-2020, U.S. Naval War College, 2017, s. …, https://www.govinfo.gov/content/pkg/GOVPUB-D208_200-PURL-gpo144995/pdf/GOVPUB-D208_200-PURL-gpo144995.pdf
[ii] Russian-Syrian Naval and Air Basing Agreements, 2015-2020, Davis, Russia Maritime Studies Institute, U.S. Naval War College — https://digital-commons.usnwc.edu/rmsi_research/4/
[iii] Lund, Aron. “Russia’s Continuing Challenge in Syria.” The Century Foundation, 2022.
[iv] Three Requisites for Syria’s Reconstruction Process — Carnegie Endowment. https://carnegieendowment.org/research/2025/05/three-requisites-for-syrias-reconstruction-process?lang=en
[v] From rubble to rebirth: A model for Syria’s reconstruction — Atlantic Council. https://www.atlanticcouncil.org/blogs/menasource/from-rubble-to-rebirth-a-model-for-syrias-reconstruction/