MakaleUluslararası İlişkiler

Avrupa’da Cadı Avcılığının Kökenleri

Avrupa’da Cadı Avcılığının Kökenleri

(Feodal sistemden kapitalist sisteme geçişin bir ürünü olarak idealizasyon yerine şeytanlaştırma)

Avrupa’da 16. ve 17. yüzyıllarda yoğunlaşan cadı avları, söz konusu dehşet verici infazların iktisadi ve toplumsal nedenlerini sorgulama gereksinimini ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda konu; toplumsal cinsiyet, sosyo-ekonomik değişim süreci ve coğrafi koşullar olmak üzere üç sac ayağıyla ele alınacaktır. Ardından bu üç sac ayağının etkileşimsel açıklaması yapılacaktır.

  1. Toplumsal Cinsiyet: Kötülüğün ve şeytaniliğin kadınlarla bağdaştırılmasının kökeni ataerkil mantıkta yatmaktadır. O dönemde kilise hukukuna dayalı (nitekim kilise hukukunun hiyerarşisinde kadının yeri bulunmamaktadır) feodal sistem, -sosyal statüsünden bağımsız olarak- kadınların korunmaya muhtaç, zayıf, ev işleriyle uğraşmakla yükümlü, kutsal ve politik mertebelere erişmesi imkansız bir cinsiyet olmasına dayanmaktaydı. Ancak kadınlar, kocaları üzerinden sosyal bir statüye erişebilme olanağına sahip olmuşlardır. Kocası öldükten sonra miras aracılığıyla “fief” (toprak/yurtluk) sahibi olan kadınlar, LandLord’lara itaat etmeli, özgür kalmamalı ve kuvvet kazanmamalıydı. LandLord’lara itaat etmeyen kadınlar cadı olarak görülüyor, tıpla ve diğer bilimsel meselelerle uğraşan kadınlar kilisenin otoritesini sarsabileceği için yargılanıyorlardı. Konjonktürün kadınlara yönelik zayıf ve günaha yatkın yakıştırması, cadı avlarında kurban cinsiyeti için elzem değişkenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Devlete, hukuka, üretim biçimine veya din adamlarına muhalefet niteliğinde olabilecek her davranış modeli, egemenliğin sürdürülebilirliği açısından “cadı” avını beraberinde getirmiştir. Cadılıkla suçlanan kadınların toplumsal statüleri ise çoğunlukla alt sınıf olmuştur. Üst sınıfa mensup olup yargılanan kadınlar ise çoğu zaman kocalarına bir itaatsizlik veya politik bir tasfiye girişiminden sonra yargılanmıştır. Söz konusu sistemde kadının rolü, “işçi doğurmak” şeklinde dizayn edilerek kapitalist ve kentli sınıf eliyle kurumsallaştırılmıştır.
  2. Sosyo Ekonomik Değişim Süreci: Cadı avcılığı, toprakların özelleştirilmesi ve komüniter rejimlerin dağılmasıyla bu durumdan olumsuz etkilenen ve/veya etkilenecek grupların şeytanlaştırılmasıyla yakından ilişkilidir. Toprağın tekelleştirilmesi, yüksek kiralar ve yeni vergi biçimlerinin oluşturulmasını ifade eden çitlemeler, küçük toprak sahiplerinin topraklarının çevrelenmesini, çevrelenen toprakların birleştirilerek büyük çiftlikler haline gelmesini ve bu yolla oluşturulan büyük çiftliklerin özelleştirilmesi sürecine vurgu yapmaktadır. Bu iktisadi dönüşüm süreci, cadı avcılığının neden o dönem, belirli sosyal gruplara (alt sınıfa mensup kadınlara) yönelik olduğunu açıklar niteliktedir. Çitleme aracılığıyla gerçekleştirilecek bir özelleştirme küçük topraklara sahip kişilerin cadılıkla suçlanıp yargılanması, öldürülmesi ve saf dışı bırakılmasıyla daha kolay bir hale gelecek ve bu iktisadi dönüşüm süreci hız kazanacaktır. Zira söz konusu topraklar bu şekilde potansiyel bir direnişten mahrum kalarak minimum maliyetle çevrelenip özelleştirilebilecektir. Bu iktisadi dönüşüm sürecinde cadı avcılığı, yoksullaşma ve artan eşitsizliğin yaşandığı toplumlarda (16. yüzyılın son çeyreği ile 17. yüzyılın ilk çeyreği arasında Güney Amerika’dan gelen gümüşün yüksek etki kapasitesiyle de) sıklaşmıştır. Söz konusu olumsuz konjonktürden en fazla dul ve yaşlı kadınlar, çocuğu olmayan veya çocukları tarafından korunamayan kadınlar etkilenmiştir. Feodal sistemden kapitalist sisteme geçiş[1], feodal döneme özgü özelliklerden arınmayı da gerektirmiştir. Yoksul ve yardıma muhtaç kadınların bakımı ve gereksinimlerinin giderilmesi buna örnek bir özelliktir. Yeni toplumsal ve iktisadi süreç, söz konusu kadınların cadılıkla suçlanmasına ve onlardan “kurtulmaya” zemin hazırlamıştır. Ayrıca toplumsal hafızanın dezenformasyonu, iktisadi değişim süreçlerinin elzem bir niteliği olarak görüldüğünde toplumsal hafıza aktarımı yapabilecek güce sahip yaşlı kadınlardan kurtulmak, doğacak kapitalist sistemin topluma entegrasyonu bakımından önem arz etmiş olabilir. Sonuç olarak kilise veya devletten bağımsız bir hareketin dehşet verici cezalarla karşılaşacağına yönelik oluşturulan “etik kod”[2], kapitalist sistemin merkezi unsurlarının oluşturulma sürecine kolaylık sağlamıştır.
  3. Coğrafi Koşullar: Cadı avının coğrafi açıdan Avrupa’da yaygınlaşması, kapitalist sistemin Avrupa’da doğmuş olmasıyla bağlantılıdır. Dolayısıyla kapitalizmin coğrafi koşullar bağlamında Avrupa’da doğma nedenleri[3], cadı avının neden Amerika yerine Avrupa’da yoğunlaştığını açıklar niteliktedir. Zira feodal sistemden kapitalist sisteme geçiş, Avrupa’da başlamış ve Amerika kıtası Avrupalıların özellikle yeni ürünler ve/veya madenler için kullandığı, Amerikan yerlilerin olduğu (geçimini feodal sistemle sağlayan bir toplumsal grubun bulunmadığı) bir coğrafyadır.[4]

Yukarıda bahsedilen unsurlar, birbirleriyle etkileşim halinde olarak cadı avının Orta Çağ Avrupasında yükselişini etkilemiştir. Kapitalist sistemin hali hazırda kilise çerçevesinde erkek egemen bir toplum olma döneminde olan Avrupa’da doğuşu, cadı avının sıklet merkezini açıklar niteliktedir. İktisadi ve toplumsal değişim süreçleri, coğrafyadan bağımsız düşünülemeyecek şekilde belirli olguları, kavramları ve hatta cinsiyetleri şeytanlaştırma veya idealize etme eğilimindedir. Egemen sınıfın bu davranış modeli, çağımızda özel bir gün olarak kutlanmaya devam eden ve neredeyse her çocuğun zihninde yer etmiş bir figür oluşturacak kadar etkili ve irdelenmeye değerdir.

  1. Literatürde “geçiş tartışması” olarak da isimlendirilmektedir. Özellikle 16. yüzyıl Avrupasında ortaya çıkan kapitalist sistem, 18. yüzyılda başlayan sanayi devrimi ile yayılacaktır.

  2. Nitekim bu etik kodun yansımaları günümüzde de görülmektedir. 21. yüzyıl itibarıyla “kadının çalışmaması” gerektiğine yönelik görüşün izleri, ebe veya şifacı kadınların cadılaştırılmasında bulunabilmektedir. Kapitalist sistemin ataerkil yapısı, Londra veya Tahran’da farklı şekillerde tezahür etse de varlığından kuşku duyulmaması gereken bir toplumsal-iktisadi olgudur.

  3. Avrupa, sınırlarını dağlarla veya step çöllerle değil nehirlerle oluşturmuş bir coğrafyadır. Nehirler, dağlar veya çöller gibi örten, kapatan, gizleyen sınırlar değil; gizlemeyen, ticarete elverişli bir cam niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla Avrupa’da etkileşim, diğer coğrafyalara göre daha kolay ve sık yaşanmaktadır. Bu sınır araçları bireylerin ve toplumların karakteristik özelliklerine tesir etmektedir. Avrupa toplumu hayatta kalabilmek için bireyci, rasyonel, dinamik ve maceracı bir hale bürünmüştür. Coğrafi keşiflerle de yaşanan sosyal yoğunlaşma, yeni aktör ve ürünlerle birlikte “pazar” olgusunun dönüşümünü beraberinde getirmiştir.

  4. Bunlara ek olarak Avrupa coğrafyasında söz konusu dönemde yaşanan mini buzul çağı, beraberinde kıtlığı getirmiştir. Bozulan iklim şartlarıyla birlikte hasatlar hızla düşmekte, pahalılaşma kendini göstermekte, satın alma gücü azalmakta, fakirlik ve salgın hastalıklar artış göstermektedir. Erkek egemen toplumda oluşan bu huzursuzluk döneminde şeytanlaştırılan kadınların suçlu ilan edilmesi anlaşılabilir görünmektedir. Bkz.Carlo Ginzburg – Gece Savaşları: 16. ve 17. Yüzyıllarda Cadılık ve Tarım Kültleri.

Mustafa Ozveren

Küresel Siyaset Yazarı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir