İran Devrimi ve Dış Politikada Nükleer Enerji

ÖZET

20. asrın en önemli olaylarından biri olan İran devriminin yansımaları, hem bölgesel hem küresel alanda büyük ilgi uyandırmıştır. Bu ilgi İran dış politikasının yapım sürecinide etkilemiştir. Bölgesel üstünlük kurma arzusu İran dış politikasının uzun süredir var olan bir isteğidir. Devrimle beraber bu üstünlüğü tekrar sağlama çabaları yeniden doğmuştur. Var olan jeopolitik konumu, siyasi kimliği ve jeo-stratejik önemi dış politikasında daha belirgin bir çizgide ilerlemesini sağlamıştır. 

İran bölgesel ve küresel güç olma yolundaki ilerleyişini son dönemdeki söylemleri ve eylemleriyle daha da güçlendirmiştir. Siyasi çizgisinde politik bağımsızlığın önemini vurgulayıp yer verdiği nükleer çalışmalarını son dönemde daha da ön plana çıkarmaktadır. 

Nükleer konusunda yöntemsel söylemlerin revize edilmesi gerektiğinin de altı çizilirken bölgesel ve küresel aktörlerle ılımlı siyaset benimsenmiştir. Bölgede etkinliğini arttırmak isteyen İran, nükleer çalışmalarının bir tehdit olmadığını diplomatik müzakerelerle anlatmaya çalışmakta ve ABD’nin, İran’ı uluslararası sistemden izole etme çabalarınında önüne geçmeye çalışmaktadır.

ABSTRACT

The reflections of the Iran Revolution, one of the most important events of the 20th century, have attracted great interest both in the regional and global arena. This interest influenced Iran’s foreign policy during the construction process. 

The desire to establish regional supremacy is a long-standing desire for Iran’s foreign policy. Along with the revolution, efforts to restore this dominance have been reborn. The existing geopolitical position, political identity and geo-strategic importance have led to a more prominent line in foreign policy. 

Iran has further strengthened its progress towards becoming a regional and global power with its recent discourses and actions. In the political arena, he emphasizes the importance of political independence and puts more emphasis on his nuclear work. It is also underlined that the methodological discourse on nuclear should be revised, while moderate politics has been adopted with regional and global actors. Iran, seeking to increase its influence in the region, is trying to explain diplomatic negotiations that its nuclear work is not a threat and is trying to prevent the US from trying to isolate Iran from the international system.

İRAN DEVRİMİ SONRASI DIŞ POLİTİKADA NÜKLEER ENERJİ GÜVENLİĞİ

Ortadoğu, uluslararası sistemde ilgi çekici bir konumda olmuş bu bölgede yer olan İran’da köklü devlet yapısı ve güçlü yanları ile her zaman önemsenmesi gereken aktörlerden biri olmuştur. Konumu ve stratejik noktalara hâkimiyeti de onun bu önemini korumasına katkı sağlamıştır. Köklü devlet yapısının gerekliliklerini yerine getirmeye uğraşırken toplumdan her kesimin isteklerini karşılamaya çalışmış ama bu isteklere yetersiz kaldığı noktalarda mevcut düzenin değişmesi gerektiğini halk tabanı yönetici kadrosuna hissettirmiştir.


Her devletin tarihinde yaşadığı belirli dönüm noktaları bulunmaktadır. Bu dönüm noktaları o devletin kendisine belirli çizgiler oluşturma ve bu çizgide yeni politikalarla ilerleme imkânı tanımıştır. İşte İran’da bu dönüm noktalarından olan 1979 İslam Devrimi’ni yaşamıştır. İran İslam Devrimi’nin yaşandığı Şah dönemi toplumda baskı unsurlarının fazlasıyla yer aldığı dönemlerden biridir.


Şah, bir yandan İran’ı ABD’nin Rusya’ya karşı üssü olmaktan kurtarmaya çalışırken diğer yandan bölgesel olaylarda ABD’yi destekleyip Basra Körfezi’nden ucuz petrol taşımayı hedefliyordu. Şah, ABD ile ortak çıkarları doğrultusunda ABD’yi desteklemekte ve bölgesel isteği olan liderlik konumunu pekiştirmeye çalışmaktaydı. Bir yandan da olası bir ABD tehdidine karşı Rusya’yla iş birliği içerisine girme hazırlıkları yapmaktaydı. İran Şah’ı asıl olarak uluslararası düzende temel aktör olmak istemekte ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmeyi düşünmekteydi. Bu istekleri doğrultusunda Petrol İhraç Eden Ülkeler Forumu (OPEC) ‘in fiyat artış politikasını desteklemiştir. Bunun hemen ardından İran’ın ekonomisi güçlenmiş ve ülkenin refah seviyesi artmıştır. Nitekim bu refah seviyesi çok uzun yıllar sürmemiş ve İran Şah’ının bu Batı yanlılığı halkı huzursuz edip devrimin temel sacayaklarını oluşturmuştur.


İslam Devrimi, İran iç ve dış siyasetini şekillendirmeye yardımcı temel olaylardan biridir. Bölgesel ve küresel boyutta büyük ses getiren devrim, İran’ın iki kutuplu dünya düzeninde yeni bir söylemle yer alacağının da kanıtı şeklindeydi. Çünkü İran, bulunduğu coğrafi konum ve eski bir tarihi geçmişe sahip olması nedeniyle hem bölgede hem de dünya sisteminde ayrı bir yeri olduğunu düşünmekteydi. Bölgesel ve küresel üstünlük kurma isteği dış politikasının temel yaklaşımlarındandı. Devrim sonrasında yeni çizgisiyle bunu daha da belirgin hale getirdi ve devrimci bakış açısı ile de uygulama alanı oluşturdu. Humeyni dönemi ile bunu uygulamaya koyan İran, politik bağımsızlığın önemini vurguladı. İran ikili ilişkilerin de ekonomik ve stratejik çıkarlardan daha çok bağımsızlığın, ezilenin yanında olmanın ve Müslüman hakları savunuculuğunun daha önemli olduğunu söyledi. 

İran, iyi bir dünya düzeni ve ezilenlerin çıkış günü için İran’ın güçlü olması gerektiğine inanıyordu. Bu gücünü bölgesel bir güç olduğunda ve ekonomik kalkınmasını tamamladığında gerçekleştirebileceğinin de farkındaydı. İran, iç siyaseti zorlu dönemlerden geçmiş ve ekonomik anlamda bazı sıkıntılar yaşamıştır. Bunlardan en bilineni, İran-Irak Savaşı’dır. Bununla birlikte Batılı devletlerin İran iç siyasetine hâkim olmaya çalışması ve süper güç kabul edilen ABD ile nükleer ve bölgesel bazı konularda sıkıntı yaşanması da İran’ı ekonomik anlamda zayıflatmaya sebep olmuştur. Bütün bunlar ışığında İran siyasi yaklaşımları dönemler içerisinde benzerlik farklılık göstermiş ve siyasi gelişimini tamamlamak için yeni arayışlar içerisinde bulunmuştur.


Bunları kimi dönem sert söylemleriyle kimi zamanda ılımlı söylemleriyle yapmayı denemiştir. Bu dönemlere baktığımızda Humeyni’nin geliştirdiği devrimci ve anti-emperyalist söylem ilerleyen dönemde Hatemi’yle ‘’medeniyetler arası’’ diyalog vurgusu ve liberal anlayışa dönüşecek ama ABD’nin İran’ı şer eksenine dâhil etmesiyle bu söylem zayıf kalacaktır. Ahmedinejad dönemindeki sert söylemler ise İran’ı uluslararası düzenden biraz uzak tutacaktır. Son dönem Ruhani ile de daha ılımlı doğrudan diyalog dönemine geçilecek ve İran’ın asıl gücü nükleer daha ön plana çıkarak bir dış politika aracına dönüşecektir.


İran’ın bölgede güç olma arzusu onu ekonomik kalkınmasını hızlandırmak için nükleer çalışmalarını yapmaya itmiştir. Bölgede etkin konumda olmak isteyen İran, nükleer çalışmalarına ABD’nin de desteğiyle Rıza Şah Pehlevi döneminde başlamıştır. Şah, bölgesel üstünlüğü kurmak için nükleer çalışmalarına uranyum zenginleştirme faaliyetleriyle yön vermeye çalışmıştır. Bunun bir tehlike olarak uluslararası sisteme yansıyacağını düşünen ABD, İran’ı ‘’Nükleer Silahları Önleme’’ Anlaşmasına dâhil etmiştir. Şah’ın lider olma arzusu ve Batı yanlılığı neticesinde toplumun buna başkaldırısı nedeniyle İran devrimi yaşanmıştır. Bununla beraber nükleer çalışmalarına ara verilmiştir. 

Şah’ın devrilmesinin ardından ülkede yaşanan İran Irak Savaşı ile ekonomik bir zayıflama içerisine giren İran, ekonomik kalkınma, dışa bağımlılığı azaltmak ve bölgede etkinliğini arttırmak için nükleer faaliyetlerine hız kazandırmaya çalışmıştır. İran, birçok devletle nükleer iş birliği anlaşması imzalamış, nükleer santraller kurmuş ve bunları geliştirmeye çalışmıştır. Bu çalışmaları yaparken hep bir ABD engeliyle karşılaşmış ve ABD eliyle uluslararası sistemden izole edilmeye çalışılmıştır. Çünkü ABD, İran’ın bunu barışçıl yöntemlerle kullanmadığını ve bunun küresel ölçekte bir tehdit unsuru oluşturabileceğini öne sürmektedir.


Bu çalışmada da literatür taramasından faydalanılarak devrimin ortaya çıkış nedenleri ele alınmış, devrim sonrası dış politika yaklaşımları ve nükleer çalışmaların İran dış politikasındaki yeri incelenmiştir. Ekonomik kalkınmayı hedefleyerek başlatılan nükleer çalışmaların son dönemlere gelindiğinde dış politikada bölgesel ve küresel aktörlerin tutumları ile nasıl yön değiştirerek ilerletildiğinin altı çizilmiştir.


1.DEVRİMİN ANATOMİSİ; İRAN VE DEVRİM

Devrim, bir toplumun yaşamında önemli işlevi olan kurumların hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde kökten değiştirilmesi ya da yenileştirilmesi, yeniden biçimlendirilmesi veya belli bir alanda, düşünüşte bir değişim yaşanmasıdır.

 Dünya düzeninde var olan siyasal sistemler az ya da çok devrimle karşı karşıya kalmışlardır. Toplumların isteklerinin karşılanamaması, iktidarların güç ve hükmetme anlamında yetersiz kalması var olan düzenin değişmesi gerektiğinin kanıtı olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni istekler yeni hareketleri, yeni hareketlerde yeni kişileri zorunlu hale getirmektedir ve İran’da bu zorunlu hali yaşamıştır.


İran derin bir tarih ve kültür birikimine sahip Doğu ve Batı Medeniyetleri arasında kavşak noktası kabul edilen, 16.yy. itibaren İslam’ın Şia koluna mensup Müslüman dünyasında en büyük Şii Müslüman nüfusu barındıran yarı geleneksel yarı modern sisteme ve Ortadoğu’da büyük öneme sahip bir ülke konumundadır. Bunların hepsi İran’ın tarihsel açıdan önemini belirtirken bunun yanında bölgede lider olma arzusunu da yanında getirmiş ve İran’ı çalkantılı bir döneme doğru sürüklemiştir. Bu bağlamda İran 20. Asrın en önemli olaylarından biri olan 1978-1979 yıllarında meydana gelen ve ülkenin şekillenmesine yardımcı aynı zamanda Şah’ın baskıcı iktidarına da son veren İran İslam devrimini yaşamıştır.


Büyük devrimlerin bütünün de olduğu gibi bu devrimde de birçok etmen bir aradadır. Bu sürecin başlamasına yardımcı olan ilk nedenler arasında 1960’lı yıllarda İran toplumunun geçirdiği yapısal sıkıntılar bulunmaktadır. İran Şah’ının ‘beyaz devrim’ olarak nitelendirdiği olay İran’da büyük sorunlar doğurmuştur. 

Geleneksel monarşi içinde yer alan sınıflar bu devrimden rahatsızlık duymaktaydı ve siyasi roller sistem içerisinde önem kaybetmeye başlamıştı. Bunlara bağlı olarak 1962-1975 yılları arasında şehirde orta sınıf kavramının oluşması, kırsal alanlardan büyük şehirlere göçlerin başlamış olması ve yanında gelen ekonomik olaylar, yoksullaşan bu halk kitlesinin devrimdeki temel sacayaklarını oluşturmaktaydı.


Ülkede baskı ve otoriter rejim hâkim bulunmakla beraber Şah, ilk defa 1975 yılında tek parti sitemini dayattı; böylelikle otoriter rejimi güçlendirirken demokratik olma seçeneklerini görmezden gelmekteydi. 1973-1974 yıllarında yaşanan birinci petrol krizin de İran, OPEC ( Petrol Üreticisi Ülkeler Örgütü) bünyesinde bulunduğu etkin rolden dolayı hem halkından hem de yabancı müttefiklerinden uzak olma yolunu tercih etmiştir. Şah’ın yeni projeler için petrol fiyatlarını arttırma isteği ABD’de endişe uyandırmaktaydı ve Ford yönetimi bunun ABD ekonomisine zarar vereceğini düşünmekteydi. 1976 yılında Doha konferansında Şah bu düşüncesinden vazgeçmeyince Amerikalılar Suudilerle anlaşmış ve bunun neticesinde fiyatlar düşüp İran büyük bir ekonomik krizin eşiğine gelmiştir.


Toplumda yer alan muhafazakâr görüşe, liberal görüşe ve buna benzer görüşlere mensup farklı insanlar Şah’a karşı protesto yürüyüşlerinde bulunmuş, Şah bunları durdurmak isterken birçok kişi hayatını kaybetmiş ve bu yürüyüşler gücünü kaybetmesinin temel sebeplerini oluşturmuştur.


Baskılara rağmen yürüyüşler devam etmiş ve istekler eklenmeye başlanmıştır. Bunlar arasına tutuklandıktan hemen sonra 15 yıllığına sürgüne gönderilen Humeyni’nin ülkeye dönme hakkı da eklendi. Humeyni Şii lider karakteriyle Şah’ın en büyük muhalefetiydi.


Şah Ağustos 1978’de, 1979 yılının Haziran ayında seçim yapılacağını açıklamak zorunda kalmıştı. Başbakanı değiştirmiş, sürgündeki Humeyni’nin yürüyüşlere devam edin çağrısı halkı daha da tetiklemiş ve Şah, Humeyni’nin ülkeye geri dönüşünü kabul etmek zorunda kalmıştı. Geri dönen Humeyni, dini liderlerin ve İslamcı militanların gücünü alarak yeni bir çizgide düzen oluşturdu.


Kazanılan zafer ile Humeyni, Rıza Şah Pehlevi’nin de ülkeyi terk etmesiyle onun yaptığı tüm anlaşmaları geçersiz kılmış ve böylelikle İran tarihinde yeni bir yola girmiştir. Bu bağlamda Ortadoğu’daki dengeleri bütünüyle değiştiren bir süreç kendini göstermeye başlamıştır.

1.1.DEVRİM SONRASI DIŞ POLİTİKA YAKLAŞIMLARI

Yeni bir rejim kurulması her devlet açısından uluslararası sistemdeki yerine ve rolüne ilişkin bir takım değişiklikler kazandırarak kendine yeni bir pozisyon bulmasını sağlamaktadır. 1979 yılında İran’da yaşanan devrim de bu açıdan bölgesel ve küresel alanda büyük ilgi uyandırdı. 

Soğuk Savaş etkisinin sürdüğü ve özellikle iki kutuplu dünya düzeninin hâkim olduğu bir dönemde İran’da yaşanan bu devrim, sadece kendi iç politikasında değil uluslararası alanda da yeni bir söylemle bağımsız bir dış politika iddiasının olduğunu gösteriyordu.


İran, iki kutuplu düzenin dışında bir dış politika söylemi besliyor bunu devrimci bir bakış açısına sığdırmaya çalışıyordu ve özellikle İmam Humeyni döneminde bunu uygulamaya istekli oldu. Sonraki dönemlerde her ne kadar bu söylemde kalmak istediyse de dış politikası günümüze kadar değişimlere uğrayıp farklı bir yöne doğru evrildi. Devrim öncesi Şah dönemi egemen olan batı yanlılığı ve laik düzen İran halkının bunu özümseyememesinden kaynaklı terk edilip, devrim sonrası egemen olan düşünce rejim güvenliği ve rejim güvenliğinin korunması bununla birlikte bir de ülke güvenliği olmuştur. Bunlar ışığında devrim sonrası daha farklı bir tablo çıkmaktadır.


Bütün devrimlerde olduğu gibi İran devriminde de başarıya ulaşmak için kitleler belirli bir görüş etrafında toparlanmak istenmiş teorik ve pratik eksende bu dış politikaya yansıtılmaya çalışılmıştır. Oluşturulan hedefler başa gelen kadroların bunları devletin çıkarları doğrultusunda uygulama alanına bırakılmıştır. Temel argümanlar ise daha iyi bir dünya için İran’ın çıkarlarının ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunması yönünde olmuştur.


Dış politikada değişimin temel unsurlarını yönetenler belirlemektedir. Buna bağlı olarak devrim sonrası dış politikayı dönemler şeklinde inceleyecek olursak, devrimin yaşayan sembolü ve mimarları olan Humeyni o dönemde idealist bir dış politika söylemiyle ön plana çıkmaya başlamıştır. Devrim sonrası düzende ilk anlardan itibaren ‘Ne Doğu Ne Batı’ sloganıyla İran dış politikasına bir yön vermeye çalışmıştır. Bu söylem aslında İran’ın sistemde herhangi bir tarafta olmadığının, var olan düzene bir itirazının olduğunun ve iddialı bir dış politika içerisine gireceğinin de göstergesiydi. Kendi halinde bir ülke olmak istemediğini ve uluslararası düzene hâkim bir mücadele içerisinde olduğunun da belirtileriydi. Humeyni önceliği İslam’a dayalı bir hükümete ve dış politika anlayışına verdi. Milli ve bağımsız politikalar uygulamak temel düşüncelerinden biriydi. Ona göre önemli olan Müslümanlık kimliğinde toplanma ve zulme karşı birliktelik kurmaktı.


Bu dönemde bölge ülkeleri Batı yanlısı olmakla suçlanıyor ve ülke içindeki muhalif gruplar destekleniyordu. Bu durum Ortadoğu ülkeleriyle sorun yaşanmasına sebep oldu. Aynı dönemde Amerika’yla yaşanan rehine krizi ve İsrail’in tehdit olarak görülmesi Batı ile arasını açarken, devrimci kimliği ile içerde ve dışarıda birçok sorunla karşılaştı. Dış politikadaki sert tutumu da İran’ın sıkıntılar yaşanmasına neden oldu.


1989 yılında Humeyni’nin vefatıyla dış politika da yeni bir dönem başladı. Humeyni ile ülkede İslamcı kadroların büyük yer edinmesi onların her alanda devletmiş gibi hâkimiyet kurmalarını sağlıyordu. Bunların yanı sıra İran-Irak Savaşı’nın çok uzun yıllar sürmesi ülkeye her anlamda çöküntü yaşatmış ve dış politika önceliklerinin değişmesi gerektiğini göstermişti. Yaşamış olduğu ekonomik buhrandan kurtulabilmek için petrol fiyatlarını arttırmış ve diğer ülkelerle iş birliği zorunlu hale gelmiştir. Bu da İran’ı çıkarlarını önceleyen bir devlet haline getirmiştir. Bu dönem daha çok saldırgan politikaların terk edildiği, her alanda yumuşama siyasetinin uygulandığı ekonomik kalkınmayla ön plana çıkılan bir dönem olmuştur.


1997 yılında seçilen Hatemi de yumuşama söylemini aynen devam ettirip, ekonomik gelişmelere bir de siyasi ilerlemeyi ekleyip, ‘medeniyetler arası’ diyalog vurgusunu yaparak bunun üzerine bir dış politika izlenimi oluşturmaya çalışmıştır. Bu dönem her ne kadar yumuşama söylemleriyle ilerletilmeye çalışılsa da ABD’nin muhalefetliği yüzünden İran şer ekseni içerisine alındığı bir dönem olmuştur. Bu sebepten dolayı küresel güçlerle sorun yaşamak istemeyen Hatemi’nin söylemleri zayıf kalmıştır.


Devrimin ilk yıllarındaki Humeyni döneminde olduğu gibi anti-emperyalist bir çizgide ilerlenmiş ve bu siyasi çizgiye aykırı gördüğü büyük düşman olarak kabul ettiği ABD ile ülke çıkarları doğrultusunda iş birliği yapmak zorunda kalınmıştır. Nükleer enerjide de Batı ile orta yol bulunmak istenmiş ama İran’a bu konuda kolaylık sağlanmayıp, faaliyetleri bir süreliğine durdurulmuştur.


Bu dönemin ardından 2005 yılında Cumhurbaşkanlığına seçilen Ahmedinejad’ın dış politika dönemi biraz daha geriye doğru dönüş içerisinde ve yumuşak tutumdan ziyade sertlik politikası içeriyordu. Bu da devrimci söylemin revize edilerek yeniden karşımıza çıkmasını sağlıyordu. Sert söylemin bir getirisi de nükleer çalışmalarına kaldığı yerden devam etmek istemesi oldu. Çünkü uluslararası düzen bunu gerektiriyordu. Ülkede Batı ve İsrail karşıtlığı hüküm sürmekteydi. Bütün bunlara ek olarak Ahmedinejad, ülkenin Anti-emperyalist çizgisi devam ederken daha fazla hâkimiyet alanı sağlamak adına Afrika ve Latin Amerika ülkeleri açılımını da getirdi. 

Bu dönemde yine ekonomik olarak sıkıntıların yaşandığı dönemlerden biri olmuştur.
İran, dış politikası dönemler içerisinde benzerlik göstermekte artık daha yeni söylemlere ihtiyaç duymakta ve uluslararası sisteme uyum kapasitesini arttırmak ister bir halde hareket etmekteydi. Bütün bunlar ışığında Ruhani dönemi bu istekleri karşılamaya yönelik politikalar içermekte değişimin başlangıcı olarak karşımıza çıkmaktadır.


Devrim sonrası işe başlayan her cumhurbaşkanı kendi söylemi ile siyasi bir gündem olmaktaydı. İran’da Cumhurbaşkanları siyasi otoritede dış politikada genel ilkeler belirleyicisi olarak yer almaktaydı ve ilişkilerde etkin rol alabilme değişiklik yapabilme kapasitesine sahipti. Ruhani’de bu değişim söylemlerinin sinyallerini seçim faaliyetleri esnasında vermekteydi. Ruhani, İran dış siyaset anlayışını yumuşama ve karşılıklı saygı siyaseti eksenin de ilerleme üzerine oturtmuş, yapıcı bir dış politika, ekonomik sıkıntıları aşmak ve en önemli kısım olarak da nükleer meselelerini konu almıştır.


Ruhani, önceki dönemde Ahmedinejad’ın saldırgan ve sert tutumunun aksine ılımlı bir yol haritası çizmiştir. Değişim mesajları onun daha fazla destek almasının temel sebeplerini oluşturmaktadır. Asıl amacının söylemde değil yöntemde bir değişikliğe gitmek olduğunu ve daha esnek bir dış politika çizgisiyle ilerleme sağlayacaklarının altını çizdi. Uluslararası sistemde kaba bir şiddetten ziyade daha çok tarafların kârlı çıkacağı sonuçların peşinden gitmenin daha doğru olduğunu belirtti. Köktencilik ve aşırılığın siyasetinde yer almadığını da vurguladı. Dış politika da güç unsuru olarak nükleer çalışmalara da yer vermek istiyordu.

2.İRAN’DA NÜKLEER ENERJİ FAALİYETLERİNİN GELİŞİM SÜRECİ

Nükleer kavramının uluslararası sistemde bir silah olarak karşımıza çıktığı tarih ABD’nin Japonya’yı vurduğu 1945 yılıdır. Bunun ardından 1949’da SSCB’nin, 1952’de Birleşik Krallık, 1960’da Fransa ve 1964’de de Çin’in nükleer faaliyetleri yapıp bu güce sahip olduklarını göstermeleriyle uluslararası sistemde nükleer yerini iyice almış oldu. Bu durumdan rahatsız olan ve bu gücün önüne geçmek isteyen ABD’nin silahı kullandıktan hemen sonra kullanımın önüne geçmek ve üretimini durdurmak istemesi üzerine uyguladığı temel politikalara rağmen dünyanın bu gücü kullanmasına engel olamadı. 8 Aralık 1953 tarihinde BM Genel Kurulu’nda bu teknolojiyi barışçıl bir yöntemle kullanma ve paylaşma hakkının olduğunu vurgulamıştır. Bu bağlamda İran ile ikili ilişkilerini ilerletme yoluna gitmiş ve nükleer alanda ortaklık yapmıştır.


İran’ı incelediğimizde de nükleer çalışmaları nedeniyle uluslararası sistemde önemli bir yere sahiptir ve önemini de korumaya devam etmektedir. Bu önemin sebebi Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı gibi stratejik noktalara hâkim olduğu jeopolitik konumudur.


İran, nükleer çalışmalarına ABD’nin ‘Barış için Atom’ programı bünyesinde 1950 yıllarının ortalarında başlamıştır. Bunun üzerine İran’da, İran Atom Enerjisi Kurumu ve Tahran Nükleer Araştırma Merkezi kuruldu. İran Şahı’nın lider olma arzusu onun ülkeye nükleer araştırma reaktörü koymasına neden olmuş ve bu reaktörü geliştirerek ilerletmeyi düşünmüştür. İran, nükleer çalışmalarının barışçıl yönde olduğunu göstermek amacıyla 1968 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme (NSYÖ) Antlaşması imzalanmış, ülkesini nükleer çalışmalar alanında geliştirmek isteyen birçok ülkede bu anlaşmayı imzalamıştır.


Bu dönemde yaşanan Arap-İsrail Savaşı sonrasında Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC)’in kurulmasıyla petrol fiyatlarında bir artış yaşanmış ve Rıza Şah Pehlevi’nin nükleer programa daha fazla mali yatırım yapmasına neden olmuştur. Pehlevi’nin yaptığı çalışmalar sadece santrallerle yeterli kalmamış uranyum yatakları da geliştirilerek ilerlenmiştir.


İran’ın nükleer programı, AB ve ABD tarafından 1979 yılına kadar desteklenmiş fakat ülkede gerçekleşen devrim sonucu Rıza Şah Pehlevi’nin devrilmesi ve o dönem ABD ile rehine krizinin yaşanması neticesinde iki ülke arasındaki ilişkiler sıkıntılı bir sürece girmiştir.


Devrimin sembolü Humeyni’nin nükleer çalışmaları haram ilan etmesi üzerine de nükleer çalışmaların durdurulmasına karar verilmiştir. Bu kararın ardından ülkede İran Irak Savaşı’nın da yaşanmasıyla silahlanma ve tekrar nükleer çalışmalara ağırlık verilmesine karar verilmiştir. Çok uzun yıllar süren İran-Irak Savaşı 1980’li yıllarda İran ekonomisine fazlasıyla zarar vermiş bunun üzerine İran’ın asıl hedefi olan nükleer güç olmak ve dışa bağımlılığı azaltmak temel politika haline dönüşmüştür. Bu politikası üzerine ilk önemli adımını Rusya’yla atmıştır. 1989 yılının Ocak ayında SSCB ile ticari, ekonomik, stratejik iş birliği anlaşması imzalamış, bu anlaşmaların devamında da 1992 yılında nükleer ortaklık anlaşması imzalanmıştır. Bu süreçlerin devamı olarak İran, Arjantin, Çin, Pakistan, Almanya gibi ülkelerle işbirliğine gitmiştir. Bu işbirlikleri sayesinde 20’den fazla nükleer santrale sahip olmuştur.


İran’da nükleer çalışmalar adına sadece santraller kurulmamış bunun yanı sıra uranyum yataklarının zenginleştirilmesine de ağırlık verilmiştir. Bunun üzerine İran’da nükleer silah yapımında kullanılan uranyum faaliyetlerinin geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi uluslararası alanda rahatsızlık uyandırmış 2003 Kasım’ında Uluslararası Atom Enerji Kurumu’nun (UAEK) daha sıkı yaptırımlar içeren Ek Protokolünü imzalamak zorunda kalmıştır.


ABD’nin 11 Eylül saldırılarını yaşamasının hemen ardından geliştirdiği “önleyici darbe” söylemi üzerine İran’a saldırması ve uluslararası düzende İran’a baskı unsurlarının artması İran’ın nükleer çalışmalarını daha da meşru bir zemine dayandırmasını sağlamıştı. Böylelikle İran nükleer faaliyetlerini daha da geliştirici yönde ilerletip bir güç unsuru olarak kullanmayı hedeflemiştir.

2.1. İZOLASYONDAN ENTEGRASYONA; NÜKLEER MÜZAKERELER

İran nükleer çalışmaları Muhammed El-Beradi’nin Atom Enerji Ajansı’nın Hakemler Şurasına verdiği rapor ile yeni bir döneme girmiştir. Bu raporda El-Beradi, İran’ın nükleer çalışmalarında bulunduğunu ve bu çalışmaları ajansın bilgisini dışında gerçekleştiğini yazmıştır. Bunun ardından AB ve İran arasında kriz yaşanmaya başlamıştır. Daha sonra AB’nin üç ülkesi (Almanya, Fransa, İngiltere) İran ile bu sorunun ve krizin çözümü için müzakerelere başlamıştır. Bu müzakereler günümüze kadar Tahran Bildirisi, Paris Anlaşması ve Brüksel Anlaşması’yla sonuçlanmıştır.
Tahran Bildirisi 8 Kasım 2003’te Almanya, Fransa ve İngiltere’nin Dışişleri Bakanları’yla İran devleti arasında ortak bir bildiridir. Bu bildiride her iki taraf da Uluslararası Atom Enerji Ajansı için bütün soruların ve meselelerin yanıtlanmasında ve İran’ın nükleer çalışmalarının barışçıl olduğu yönünde güvenin sağlanmasında iş birliği içerisinde olacaklarını bildirmişlerdir. İran İslam Cumhuriyeti Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na bağlı kalacağını ve İran’ın savunma mekanizmasında nükleer silahın yeri olmadığının altını çizmiştir. 

İran devleti Uluslararası Atom Enerji Ajansı’nın kuşkularını ortadan kaldırmak için bu ajans ile işbirliği içerisinde olacağını açık bir şekilde dile getirmiştir. Buna karşılık Almanya, Fransa ve İngiltere’nin Dışişleri Bakanları İran’a dört olanak sunmuştur. Birincisi İran’ın barışçıl nükleer programına Nükleer Silahları Önleme Anlaşması çerçevesinde resmiyet tanıyacaklarını, ikincisi protokolün İran’ın ulusal güvenliğini ve egemenliğini zedelemeyeceğini üçüncüsü, ajans başkanının onayıyla bu kararları ve anlaşmaları yerine getirmesi halinde İran’ın nükleer dosyasının daha kolay bir hale geleceğini ve dördüncü olarak da İran’dan kaynaklanan uluslararası rahatsızlığın yumuşayacağını açıklamışlardır.
İran devleti Tahran Bildirisi’nin ardından Hakemler Konseyi’nde İran dosyasının kapanacağı düşüncesindeydi. Oysaki El-Beradi konseye sunduğu raporda İran’ın nükleer çalışmalarının dosyasının gelecek Hakemler Konseyi’nin oturumuna kadar açık tutulmasını istemiştir. Bunun ardından İran rest çekerek yeniden uranyum zenginleştirme çalışmalarına başlayacağını açıklamıştır. İran ve Avrupa ilişkileri yine kriz safhasına tırmanmıştır.
24 Kasım 2004 tarihinde Paris Anlaşması bu krizin ortadan kaldırılması için bir çabaydı. Paris Anlaşması’na göre İran ve AB (üç Avrupa ülkesi) Tahran Bildirisi’ne bağlı kalacaklarını ve Nükleer Silahları Önleme Anlaşması çerçevesinde hareket edeceklerini açıklamıştır. Bu anlaşmaya yeni kararlar da eklenmiştir. İran İslam Cumhuriyeti Nükleer Silahları Önleme Anlaşması ikinci maddesine dayanarak nükleer silahların peşinde olmadığını ve olmayacağını açık bir şekilde söylemiştir. İran, daha çok güven sağlamak için uranyum zenginleştirmesini genişleteceğini açıklamıştır. Ancak bu durdurmanın süresi konusunda iki taraf da anlaşma sağlayamamıştır. Bir ay sonra da Brüksel müzakereleri genel olarak işin uzmanlık alanıyla devam etmiştir.
Bu müzakerelerden hem İran hem de Avrupa belli amaçları gütmekteydiler. Avrupa birinci olarak İran’ın nükleer silahlara kavuşmasını engellemek istiyordu. Avrupa Birliği ABD gibi İran’ın nükleer silahlara sahiplenmesinden yana değildir. Avrupa Birliği’ne göre nükleer silaha sahip bir İran, ABD’den daha tehlikeli olabilir. Çünkü Orta Doğu’nun coğrafi mesafe bakımından Avrupa ile arası daha yakındır. İran nükleer silaha sahiplenirse kendi topraklarından füzeler ile Avrupa’yı vurabilir. İkinci olarak da İran’ın nükleer çalışmalarını engelleyerek Orta Doğu’da ve Basra Körfezi’nde barışın sağlanmasıdır. Çünkü Avrupalılar bu hassas bölgede her zaman geleneksel rollerini oynamışlardır. Ancak ABD’nin buraya yerleşmesiyle dışlanmış duruma gelmiştir. Üçüncü olarak da Avrupa Orta Doğu ve Basra Körfezi’nde önemli rol oynamak istemektedir. Irak Krizi’nde Avrupa önemli bir yer alamamış hatta Filistin sorununun ortadan kalkmasında bile Avrupa ABD’nin gölgesinde kalmıştır. Bu nedenle AB İran ile ilişkilerini üst düzeye çıkararak bölgede yeniden yerini almaya çalışmaktadır. Dördüncü ve son olarak da Avrupa Birliği İran ile işbirliği yapmak ve İran’ın da bu işbirliğinde güven sağlamasını istemektedir. Bir taraftan İran’ın tehlike haline geleceğini düşünerek nükleer silahlara sahiplenmesini engellemek istemekte, diğer taraftan da bölgede Türkiye’ye alternatif, güçlü bir ülke olarak İran’ın barışçıl nükleer çalışmalarını onaylamaktadır.
İran’da bu müzakerelerden ve Atom Ajansı ile uzlaşmadan belirli çıkarlar gütmektedir. İran kendi varlığını sürdürme, toprak bütünlüğünü koruma ve ulusal egemenliğini sağlamlaştırma amacıyla hedeflediği nükleer çalışmaları tanımlamayı amaçlamaktadır. Bu müzakerelerde İran’ın güttüğü ilk hedef bölgede İran’ın bir tehlike haline gelmesini engellemektir. 

ABD her fırsatta İran nükleer çalışmalarını bölgeye ve uluslararası güven ve barışa tehlike oluşturacağı söylemini ortaya atmaktadır. İran ABD’nin iddialarını ortadan kaldırmak için AB ülkeleriyle müzakere politikasını yürüterek nükleer çalışmasının bir güvenlik meselesine haline gelmesini engellemek istemektedir.
İkincisi, İran kendisine karşı uluslararası bir oluşumun önlemini almak istemektedir. ABD ve İsrail uluslararası kamuoyunu İran’a karşı seferber etme çabasındadır. İran bu eylemi önlemek için AB ile müzakere sürecine girmiştir. Üçüncü olarak da, İran Atom Ajansı ile aralarındaki meseleleri ortadan kaldırarak dosyasının Güvenlik Konseyi’ne gitmesini engellemek istemektedir. Bu yönde ABD uluslararası camianın İran’a karşı kuşkularından yararlanarak İran’ın nükleer program dosyasının Güvenlik Konseyi’ne gitmesini sağlamak istemektedir. Dördüncü amacı İran’ın, barışçıl nükleer teknolojisini elde ederek bir taraftan nükleer yakıtı sağlamış olması diğer taraftan da bu çalışmalarını hem uluslararası camiada hem de AB’de resmen tanınmasıdır. Eğer İran’ın nükleer çalışması resmen tanınırsa dosyası da Güvenlik Konseyi’ne gitmekten kurtulmuş olacaktır. Beşinci amaç da İran’ın nükleer dosyasını normal hale getirmesini sağlamak istemesidir. İran’ın AB ile müzakerelere başlamasında güttüğü en önemli amaç İran dosyasının Hakemler Konseyi’nde özel durumdan çıkmasıdır. 

İran Tahran Bildirisi ve Paris Anlaşması çerçevesinde, uranyum zenginleştirme sürecini durdurarak Avrupa ülkelerinin himayesiyle dosyasının özel durumdan çıkmasını istemiştir. Son olarak da İran bu müzakerelerle kendisine karşı dünyada oluşan güvensizliği ortadan kaldırarak imajını iyileştirmek istemektedir. Ulusal gücün en önemli olgularından birinin uluslararası güven olduğu kanısında olan İran, bu müzakereler çerçevesinde hem güç kazanmak istemekte hem de nükleer çalışmalarının dünyaya hiçbir tehlike oluşturmayacağı iddiasını kanıtlamaya çalışmaktadır.

2.2.ABD’NİN NÜKLEER KONUSUNDAKİ TUTUMU

İran’ın nükleer çalışmasının nasıl sonuçlanacağı konusunda ABD’nin tutumu önemli rol oynamaktadır. ABD’nin İran’ın nükleer çalışmasını kendi isteği doğrultusunda sonuçlandırmakta kararlı olduğu bilinmektedir. ABD, İran’ı “Şer Ekseni”nin bir üyesi olarak tanımlayarak onu “bölge ve dünya barışı için bir tehdit” olarak göstermektedir. Böyle bir devletin nükleer silaha sahip olmasını felaket senaryosu olarak algılamaktadır. Bu sebepten dolayı ABD, İran’dan Libya’nın yaptığı gibi bütün nükleer çalışmalarını durdurmasını istemektedir. 

ABD, İran’ın nükleer çalışması bağlamında askeri saldırıya maruz kalabileceği olasılığını da gündemde tutarak bu sorunun çözümü için konunun ilk önce BM Güvenlik Konseyi’ne taşınmasını istemektedir. İran’ın nükleer çalışmalarına yönelik ABD’nin askeri operasyon ihtimali, dünya devletlerini harekete geçmeye ve İran’dan daha ölçülü davranmasını istemeye itmektedir. ABD’nin askeri saldırı ihtimali İran ve dünya üzerinde ciddi bir psikolojik baskı yaratmaktadır.
Dünya ve bölge devletleri, İran ve ABD arasındaki sorunun çözülüp çözülmeyeceğini çok ciddi bir şekilde takip etmektedir. Çünkü Orta Doğu ve bölgenin siyasi geleceği, güvenlik sistematiği ve jeopolitik kimliğinin, İran-ABD arasındaki ilişkilerin seyri doğrultusunda şekilleneceği algılaması gündemdedir. 

Avrasya coğrafyasında, siyasi denklemin yapısı ve işleyiş tarzının, ABD-İran arasında ortaya çıkacak ilişki modeli çerçevesinde şekilleneceğini söylemek mümkündür. ABD’nin Irak ve Afganistan’a yerleşmesi ve Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde İran’ın jeopolitik konumu, ideolojik kimliği, bölgede ve küresel sistemde duruşu İran’a değişik boyutlarda stratejik önem yüklemektedir. Bu özellikler İran’ı, Irak ve Afganistan’dan daha önemli kılmaktadır.
İran, Orta Asya ve Kafkasya ile geniş toprak sınırları olan bir ülkedir. 

İran’ın bu bölgelerde Rusya merkezli bir dış politika takip etmesi, ABD’nin bölgedeki siyasi alanını daraltmaktadır. ABD’nin, Orta Asya ve Kafkasya’da İran sorununu çözmeden istediği ortamı oluşturması imkânsız gibi gözükmektedir. İran’ın, Hazar Havzası ve Basra Körfezi’nde zengin petrol ve doğalgaza sahip olması ona enerji hatları bağlamında ciddi önem kazandırmaktadır. İran’ın şeriatçı kimliği, siyasal İslam söylemi ve Orta Doğu’daki radikal İslami gruplar ile olan ilişkisi nedeniyle ABD’nin Orta Doğu politikasında İran’ın çok özel bir yeri olduğu da gerçektir. 

İran’ın önem itibari ile ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’nde anahtar konuma sahip olduğunu söylemek mümkündür. Bu nedenle ABD önce İran sorununu çözmek istemektedir. Bu açıdan bakıldığında iki devlet arasında ortaya çıkan ilişki modeli dünyayı çok yakından ilgilendirmektedir. Dünyada sorunun barışçıl ve diplomatik bir düzlemde çözülmesini istemektedir.
Yakın zamanda ABD’den İran’a geniş çaplı bir askeri müdahale beklemek doğru olmayabilir. Çünkü ABD’nin; Irak ve Afganistan’da karşılaştığı durum çerçevesinde İran’a askeri müdahalenin kendisine ne kadar büyük sorunlar yaratabileceğini anladığını söylemek mümkündür. 

ABD, Irak ve Afganistan sorununu çözmeden onlardan daha sorunlu ve karmaşık yeni bir savaş alanı yaratmak istemeyebilir. Ayrıca İran’ın nükleer tartışmasının sonuçlanmadığı bir safhada İran’a askeri müdahale, Irak ve Afganistan operasyonu sonucunda bölgede ve dünyada yükselen anti-Amerikanizm dalgasını çok ciddi şekilde körükleyebilir. Söz konusu durum, bölgedeki radikal grupları güçlendirebilir ve başta El Kaide gibi mücadele ettiği terörist gruplar için meşru bir zemin oluşturabilir. İran’a askeri bir müdahale, Batı dünyasındaki (ABD ve AB) ilişkileri de çatışmalı hale getirebilir. 

Bu açıdan bakıldığında yaşadığımız bu süreçte durum ve şartların, ABD’nin İran’a askeri müdahalede bulunması için uygun olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak bu durum her zaman böyle kalmayabilir. Mevcut şartların devamının, İran’ın nükleer enerji konusunda dünyayı memnun eden bir tutum sergilemesine bağlı olacağı da bir gerçektir.
Bu sorunun bir sonuca bağlanmasında etkili olabilecek diğer faktör ise AB’dir. AB’nin İran politikası ABD’den farklı olmuştur. ABD’nin İran politikası “ilişki koparmak” , “ambargo uygulamak” ve “rejim değişikliği” esasında şekillenmiştir. AB’nin İran politikası rejim değişikliği yerine iç ve dış politikada reform talebi temelinde şekillenmiştir. Bu nedenle kapıları kapatmak ve ilişki kurmamak yerine ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesi yolunu seçmiştir. 

İran ile diyalog kurarak onu “akıllılaştırmayı” ve küresel sisteme entegre etmeyi daha uygun bulmuştur. AB’nin, İran nükleer çalışmalarına yönelik politikası da bu çerçevede şekillenmiştir. AB de aynen ABD gibi İran’ın nükleer silaha sahip olmak istediğini düşünmekte ve bu süreci engellemek istemektedir. 

AB, İran’ın nükleer çalışmalarını güvenilir bulmamakta ve İran’dan güvenilir, şeffaf ve uluslararası kuruluşlar tarafından denetlenebilir bir nükleer çalışmaya sahip olmasını istemektedir. İran, şayet AB ile kendisi arasında memnun edici bir güven ortamını tesis edemezse sorun BM Güvenlik Konseyi’ne taşınabilir. Bu da ABD’nin istediği ancak AB ve İran’ın istemediği bir sonuçtur. Bu noktada ABD tarafından atılan önemli bir adım Obama döneminde gerçekleşti. İran ile P5+1 ülkeleri arasında imzalanan nükleer anlaşma, AB’nin de yaptırımların kaldırılmasına yönelik yasal çerçeveyi kabul etmesiyle Uluslararası Atom Enerji Kurumu’nun da onayıyla yürürlüğe gireceğini bildirdi.
Obama ticaret, hazine ve enerji bakanlıklarına verdiği talimatla nükleer anlaşmanın uygulanmasında ABD’nin üstüne düşen sorumlulukları yerine getirebileceğini istediğini söyledi. Buna yönelik şu açıklamalarda bulundu;
“Tüm ilgili bakanlıkların ve kurumların yöneticilerine, Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndaki (JCPOA) ABD yükümlülüklerinin, ABD yasalarıyla uyumlu şekilde uygulanmasına başlamaları için direktif verdim. Bu yükümlülükler, JCPOA da detaylandırıldığı üzere, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (IAEA) İran’ın tüm nükleer adımları tamamladığını onaylamasından itibaren nükleer yaptırımların kaldırılmasını da içeriyor. İran’ın taahhütlerine bağlılığını yakından izliyor olacağız. İran’ın sözlerinin her birinin tam olarak yerine getirilmesinden emin olmak için Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ve diğer JCPOA katılımcılarıyla yakın çalışacağız. Bu ileriye dönük önemli adımı memnuniyetle karşılıyorum. 

Ortaklarımızla bu kapsamlı anlaşmanın tamamen uygulanması için bizim İran’ın nükleer programına ilişkin kaygılarımızı içeren bu hassas çalışmaya odaklanmalıdır.’’
2015 yılının Temmuz ayında Tahran yönetimiyle varılan nükleer anlaşmasında İran’ın nükleer programının belirli ölçüde sınırlanması dâhilinde yaptırımların kalkacağını öngörmektedir. Bu anlaşma, İran’ın nükleer faaliyetlerinin sınırlandırılacağı ve uranyum zenginleştirme çabalarının azaltılacağı şeklinde de açıklanabilir. Nükleer tesislerde faaliyete geçilemeyecek ve yeni tesis kurulamayacağının da bir işaretidir.

SONUÇ

İran, Ortadoğu’daki aktörler içinde var olan enerji kaynaklarıyla, jeopolitik konumuyla ve iktidar yapısıyla dikkat çeken bir özelliğe sahip olmuştur. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrası artan enerji kaynakları ile beraber İran’ın önemi daha da artmış, bölge üzerinde hep bir rekabet ve güç mücadelesi olmuştur. Böylelikle ülke iç ve dış siyasette zorlu mücadelelerle baş etmek durumunda kalmıştır. 

İran, 1979 Devrimi’nden sonra da politikalarında yeni bir döneme girmiş, politik bağımsızlık ve devrimci söylemleriyle yeniden var olmaya çalışmıştır. Uluslararası sistemde ‘Ne Doğu Ne Batı’ söylemiyle kendine yeni bir yol çizmek istediğini ve bu yolunda mümkün olduğunu göstermeye çalışmıştır. Fakat tüm devrimlerin kaderinde olduğu gibi ulusal ve devlet çıkarları söz konusu olduğunda ideolojilerin değişebildiğini ne kadar sert söylemler benimsense de bunun ülke bütünlüğü söz konusu olduğunda büyük düşman kabul edilebilecek ülkelerle bile uzlaşı yoluna girebileceği de görülmektedir. 

Bölgede hâkim devlet olma isteği Şah dönemiyle kendini göstermiş ve ekonomik kalkınmanın temeli sayılabilecek nükleer çalışmalarına ülke içerisinde yer verilmeye başlanmıştır. Nükleer faaliyetlerine ülkede yaşanan sıkıntılar doğrultusunda ara verilse de İran’ın dış politikasında önemli bir yer tutmuştur. 

Bölgesel ve küresel üstünlük arzusu ve buna eklenen nükleer politikalar, ABD’yi rahatsız etmiş ve İran’ı bir tehdit olarak görüp uluslararası sistemden izole etmeye çalışmasına neden olmuştur. Çünkü ABD’ye göre İran, nükleer faaliyetleri barışçıl amaçlarla kullanmamakta ve dünyaya korku salmak amacıyla bir tehdit unsuru olarak kullanmaktadır. Bu sebepten dolayı ABD, İran’ın nükleer faaliyetlerinin önünde engel oluşturmaya çalışmıştır. İran, nükleer çıkmazını diplomatik müzakerelerle aşabileceğini düşünmekte, bunun için nükleer faaliyetlerde orta yolu bulmaya çalışmakta, içinde bulunduğu yaptırımlardan ve kaos ortamından ancak diplomatik ilişkiler sayesinde çıkabileceğini düşünmektedir. Bütün bunlar ışığında İran, nükleer faaliyetleri bir tehdit unsuru olarak kullanmadığını dünyaya anlatmaya çalışmakta ve ABD’nin izole etmeye çalıştığı uluslararası sistemdekini yerini, bölgesel ve küresel aktörlerle müzakere yöntemiyle çözmeye çalışmaktadır.

KAYNAKÇA

Al Jazeera Türk Belgeseli (2014). İran ve Devrim,
https://www.youtube.com/watch?v=Y1SRxk2eU4g,, (e.t: 15 Kasım 2017)


ARIKAN, P. (Mart – Nisan). Ruhani Hükümetinin İran Dış Politikasında Yarattığı Değişimin İç Siyasetteki Yansımaları. Cilt 6, Sayı 61, ORSAM, s 1-2


BOZ, H. (Ekim 2013). İran ve ‘Değişim’. 21.YY Türkiye Enstitüsü,http://www.21yyte.org/tr/arastirma/iran/2013/10/07/7241/iran-ve-degisim, (e.t: 22 Kasım 2017)


ÇELİK, E. (Mayıs 2016). İslam Devrimi Sonrası İran’da Kimlik ve Dış Politika: Konstrüktivist Bir Bakış. Bölgesel Çalışmalar 251, Cilt 1, Sayı 1


DEMİRKILINÇ, S. (Nisan 2017). Psikopolitik Boyutuyla İran Devrimi. e-Şarkiyat İlmi Araştırmaları Dergisi, ss. 35-36

DJALİLİ, M & KELLNER, T. (Çeviri: Dr. Reşat Uzmen), (2017). 100 Soruda İran . İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınevi, ss. 45-47

EFEGİL, E. (Aralık 2012). İran’ın Dış Politika Yapım sürecini Etkileyen Unsurlar. Ortadoğu Analiz, Cilt 4, Sayı 48, ss. 66-67


EKREN, S. (Haziran 2017). 1979-1995 Arası İRAN-ABD İlişkileri. Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, ss. 147 – 153


EMEKLİHAN, B. (Mart 2010). Ahmedinejad Yönetiminin Siyaset Anlayışı ve İran Dış Politikasının Bölge Ülkelere ve Uluslararası Sisteme Etkileri, BİLGESAM


HALHALLİ, B. (Güz 2014). Humeyni Dönemi İran Dış Politikası (1979-1989). Birey ve Toplum, Cilt 4, Sayı 8, ss. 83 – 84


KİBAROĞLU, M. (Güz 2013). İran’ın Nükleer Programı ve Türkiye. Bilge Strateji, Cilt 5, Sayı 9, ss. 1-2


KÖSE, T. (Ağustos 2008). İran Nükleer Programı ve Orta Doğu Siyaseti. SETA,ss. 23 – 26


YAĞIŞAN, B. (Nisan 2015). İran Nükleer Programı ve Müzakereler. TUİÇ Akademi,
http://www.tuicakademi.org/iran-nukleer-programi-ve-muzakereler-benan-yagisan/ (e.t: 29 Kasım 2017)


YEĞİN, A. (Şubat 2014). Devrimin 35.Yılında İran Dış Politikası. SETA Perspektif, ss. 2-3


SARI, İ. (Ağustos 2016). İran’ın Nükleer Programı Küresel ve Bölgesel Etkileri. İRAM,https://iramcenter.org/iran-in-nukleer-programi-kuresel-ve-bolgesel-etkileri/(e.t:06Aralık 2017)


SİNKAYA, B.(2009). İran’ın Nükleer Programı: Müzakere Sürecinde Umutların Yükselişi ve düşüşü, ORSAM http://www.orsam.org.tr/tr/truploads/yazilar/dosyalar/2009129_bayram.tr.pdf%3E(e.t: 11 Aralık 2017)


SOUZA, P. (Ekim 2015). İran’la Nükleer Kriz’de Çözüm Umudu. Sputnik,
https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201510191018434019-obama-iran-mogherini-nukleer
(e.t: 20 Aralık 2017)


YURDAKURBAN, İ. (2007). Devrim Sonrası İran Dış Politikası. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, ss. 2-4

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir