İbn Haldun’un Siyasete Olan Yaklaşımı

İbn Haldun’un Siyasete Olan Yaklaşımı

Giriş

Siyasal bilimlerde ağırlıklı olarak, Batı düşünce dünyasının düşünürleri yer almaktadır. Yapılan çalışmalar ve eğitimlerin de Batı dünyası üzerinde daha çok olduğunu söylemek mümkündür. Batı dünyasının değerleri ile doğu toplumlarını tanımlamak, tam olarak doğru sonuçlar veremeyeceğinden dolayı, her toplum kendi dinamikleri içinde anlaşılmalıdır. Bu durumdan hareketle bu çalışma, doğu düşünce dünyasının da birçok değere sahip olduğunu ve katkılarını göstermeyi amaçlamaktadır. Böylece orta çağ İslam dünyasının da Antik Yunan’dan aldığı düşünce hareketlerini ne kadar ilerlettiğini ve kendi katkılarını genel hatları ile göstermek amaçlanmaktadır. İbn Haldun’un siyasal yaklaşımı, buradan hareketle, metodu ve ortaya koydukları ile yeni bir perspektif sunmuştur. Bu çalışma da İbn Haldun’un genel anlamda düşünce dünyası ve siyaset yaklaşımı ele alınmaktadır.

İbn Haldun ve Düşüncesi

İbn Haldun, (1332-1406) Tunus’ta dünyaya gelmiştir. Ailesi köklü ve iyi bir çevreye sahip ailedir. Bu nedenle eğitimini çok iyi almıştır. İbn Haldun, orta çağ İslam düşüncesine katkı yapmış en önemli isimlerden biridir. Etkisini sadece İslam düşünürlerine değil, Batılı düşünürlere de hissettirmiştir. Bazı batılı uzmanlar onun için “Doğu’nun Montesqiue’su” demiştir. Buradaki yaklaşım kendi bildikleri ile başka bir bilinmeyeni aydınlatmaya çalışmaktır. İbn Haldun, kendisinden önceki tarihçilere göre masalsı ve gerçek dışı anlatım tarzı kullanmak yerine, olaylar arasında nedensellik bağlantısı kurarak, olayları ve olguları mantıklı ve açıklanabilir bir zemine kavuşturmuştur. İbni Haldun, değerlendirme yaparken olayları gözlemler ve analiz eder. Bu metodu ünlü antropolog Ernest Gellner tarafından şöyle açıklanmıştır: “Durumu olduğu gibi anlatır, düzeltmek için bir reçete önermez. Yalnızca durumu inceler.” Böylece İbni Haldun, yeni bir bilim dalının temellerini atmıştır. Bu yöntem, olayları ve olguları neden-sonuç bağlantısı içerisinde incelemek ve toplumların ve devletlerin zaman içerisindeki değişimlerinin nedenlerini objektif bir şekilde ortaya çıkarabilmektir. En önemli eseri olan Mukaddime’de Kuzey Afrika’da yaşayan küçük devletlerin analizini yapmıştır. İbn Haldun’a göre tarihsel olayların gerçek anlamları fark edilmeyen yönlerinde saklıdır. Bu nedenle kuru söylentilere dayanan, sadece duyularak aktarılmış bilgilere güvenemeyiz. Diğer tarihçiler gibi sadece milletlerin oluşum sırasına göre kaydedilişinin de tarihi anlamlandırmaya bir katkısı yoktur. Tarihçi, aktardığı bilgileri değerlendirirken, gelenek ve görenekleri, siyasi yapıyı, toplumsal yaşamı dikkate almalıdır. Bu bilgiler ışığında geçmiş, şimdikiyle karşılaştırılmalıdır. Ancak bu yöntem ile daha doğru bir tarih yazımı yapılabilir. Bu nedenle İbn Haldun tarih bilimi için şunları söylemiştir: “Bilesin ki, tarih, gerçekte toplumsal yaşam ve bu yaşamın doğal yapısında belirmiş durumlar konusunda bilgi vermektir.” (Mukaddime, s. 107). İbn Haldun gözlemlerini değerlendirmeye başlarken insanlar için ilk öncelik olarak maddi hayatın geldiğini vurgular. Bu nedenle maddi üretimi, Bedevilik ve Hadarilik olmak üzere ikiye ayırır. Bu temel ayrımı yapan oluşturan ekonomik yapı daha da gelişerek toplumsal ve siyasal ilişkileri de oluşturur. Bedevilik, insanların hayatta kalmayı ön plana aldığı, var olmayı ve devamlılığı amaçlayan, zevklere ve farklı ihtiyaçlara karşı duyarsız olduğu bir yaşam tarzıdır. Burada insanlar sadece birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için bir araya gelmektedir. Bu insanlar zaman içinde birbirlerinin ihtiyaçlarını karşıladıktan nüfus artar ve şehir olmaya başlar. Şehir üretimin daha çok alana ayrılması ve çoğalması demektir. Böylece oluşan üretim fazlası onlar için refah ve bolluk getirir. Elde edilen bu zenginlik onların yaşayış tarzının daha da genişlemesine neden olur. Artık bu toplum için hayatta kalması gerektiği kadar üretme amacı ön plandan çıkarak yerini, diğer ihtiyaçların giderilmesine ve böylece daha çok sosyalleşmeye ve yardımlaşmaya bırakır. Bu oluşan zengin toplum da Hadarilik’tir. Hadarilik’te daha çok evler bir arada ve daha çok yaygınlaşmış ilişkiler söz konusudur. Bu nedenle Bedevi yaşam tarzına göre çok daha iyi durumdadırlar. Bu tespitleriyle İbn Haldun, toplumların geçiş sürecini ve bunun nedenlerini ortaya çıkarır. Dönüşüm süreci üretim ile ilişkilidir. Üretim biçiminin, toplumu ve siyasal yapıyı nasıl dönüştürdüğü, onun asıl açıklamak istediği noktadır (Hassan, 2010, s. 151). İbn Haldun, insanların toplum halinde yaşamak zorunda olduğunu belirtir. İnsanlar, tek başına ihtiyaçlarını karşılayamayacağından dolayı birbirine muhtaçtır. Bir kişinin sadece ekmek yiyebilmesi için bile buğdayı ekecek çiftçiye, buğdayı öğütecek değirmenciye, unu pişirecek fırıncıya ihtiyacı vardır. Bu durum da her iş alanında örgütlenme sonucunda toplumda iş bölümünü ortaya çıkarır. İş bölümü, her toplumun yapısına ve üretim biçimlerine, ihtiyaçlarına ve kültürlerine göre farklılık gösterir. Maddi üretim sürekli devam eder ve zaman içinde değişir. Buna bağlı olarak toplumsal yapı ve siyasal yapı da değişir. Bu nedenle şehir hayatı ile göçebe hayat birbirinden çok farklıdır. Şehir hayatında örgütlenme biçimi daha çok alanlara ayrılmıştır hem de daha da çoğalmıştır. Bu durum üretimin artması ile birlikte zenginlik meydana getirmiştir. İbn Haldun, bu zenginliğin insanlar da gevşeklik yarattığını, insanları iş yapmaya üşenip daha tembelleştirdiğini öne sürer. Örneğin, şehir hayatında insanlar, güvenliklerini kendilerini sağlayamaz. Çünkü onlar için güvenliklerini sağlayacak ordu vardır. Bu durum da şehirde yaşayanları dış dünyadan daha uzak, kendi dünyasına daha da kapanık hale getirir. Şehir hayatında insanlar zenginliğin içinde daha da yozlaşır ve çürümeye başlar. Bu bakımdan, göçebe toplumlarda insanlar çok daha güçlü ve çalışkandır. Onlar sürekli kılıçlarını yanlarında taşır. Kendi güvenliklerini, geçimlerini kendileri sağlarlar. Gerektiğinde ava kendisi gider, kendisini kendir korur, geceleri az uyur, sabahları çok dikkatli olur. Bu nedenle sürekli etrafa karşı daha duyarlı olurlar. Bu onların doğada hayatta kalması için gereklidir. Her toplum kendi koşullarına göre şekillenir. Tarih yazımı yapılırken, bu hususlara dikkat edilmelidir. İbn Haldun bu ve bu gibi birçok gözlemlerinden yola çıkarak yeni bilim dalının (ümran) amacını, “insan toplumunu oluşturma bilgisine erişmektir” diyerek açıklamıştır (G.L.Seidler, 2020, s. 258). O, toplumu bir canlı organizma gibi tasvir eder. Toplumların da ömrü vardır ve yaşayıp ölürler. Kendi tarihini yaşayan her toplum yaşlanacak ve sonunda son bulacaktır. Bu tarihsel bir zorunluluktur. İbn Haldun’a göre toplumların ve devletlerin ortadan kalkması ise iki şekilde gerçekleşir: “Bilesin ki, devlet iki temel üstüne kurulur. Biri ordu, öteki paradır. Bozgunluk bu iki temelin sarsılmasıyla belirir” (Haldun’dan aktaran Hançerlioğlu 2015:143).

İbn Haldun’un daha önce üzerinde durulmamış yaklaşımlarından biri de iklimin insanlar üzerindeki etkisidir. Buna göre iklim yaşamı her açıdan tesir eder (İşçi, 2016, s. 220). Dünyanın kuzeyindeki iklim ve hava çok sert soğuk seyreder, güneyinde ise çok sıcak ve kurak geçer. Bu nedenle her iki yerde de büyük nüfuslu şehirler yoktur. Bu nedenle burada yaşayanlar aynı zaman da uygar da olamamıştır. Sanat, ziraat, iş bölümü, mimari, eğitim, örgütlenme gibi uygarlığın yarattığı birçok unsur orta kuşaktaki ılıman iklimlerde yaşayan toplumlarda bulunur. Hem bu iklimde daha çeşitli bitkiler ve hayvanlar bulunur. Buralarda yaşayanların toplumsal düzeni, daha güzel ahlakı ve dinleri vardır. Peygamber bile bu nedenle orta kuşaklarda ortaya çıkmışlardır. Sıcak iklimlerdeki yaşayan insanlar tıpkı hamamlardaki gibi uyuşuk ve tembel insanlardır. Çevrelerine ve kendilerine karşı duyarsızdır. Soğuk iklimlerde yaşayan insanlar da kimseye karşı güven duymazlar, kaderlerine çok bağlı olurlar. Bu nedenle hep karamsardırlar. İklimsel özellikler insanların karakterlerine, üretim şekillerine ve toplumsal yapısına etki eder. Bu nedenle her toplumun kendine özgü yapısı vardır ve o toplum bu yapılar ortaya çıkarılarak anlaşılmalıdır.

İbn Haldun’un Devlet ve Siyaset Anlayışı

İbn Haldun, hayatı boyunca gittiği yerlerde önemli yerlere gelmiş ve birçok defa devlet kademelerinde görev almıştır. Kuramlarını ve düşüncelerini oluştururken yaşadığı bu tecrübeler de ona öncülük etmiştir. İbn Haldun’a göre siyasi rejimlerin oluşmasını ona duyulan ihtiyaçtan ortaya çıktığını söyler. Daha önceden toplumsal yaşamın insanlar için zorunlu bir hal olduğu belirtilmişti. Bu toplumsal yaşamın devamının sağlanması için de kanunlara ve kanun koyuculara ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaçtan da devlet meydana gelir. Devlet bu anlamda kanunlara dayanmak zorundadır. Kanunlar da halkın desteklediği ve üzerinde anlaştığı meşru bir düzende olmalıdır. Ancak bu sayede toplumsal istikrar sağlanabilir. Buradan hareketle devlet mekanizması ve siyaset kurumu, insanların birbirinden korunmalarını sağlayan zorunlu bir mekanizmadır (Turan, 2015, s. 199). Devletin kurulmasını sağlayan ideolojik zemin ise “asabiye”dir. Asabiye kavramı çok geniştir ve henüz uzmanlar tarafından üzerinde anlaşılmış bir tanımı yoktur. Fakat genel anlamda, toplumları bir arada yaşamaya iten ve onları toplum yapan bağdır. “Asabe” kavramı, “topluluk duygusu”, “tutmak, bağlı olmak” gibi anlamlara gelir. Buradan hareketle asabiye, içten ve dıştan gelen tehlikelere karşı beraber olmayı, bir bütün gibi hareket edebilmeyi temsil eder. Yani asabiyenin ana hedefi devlet olmaktır (Yıldız, 2010, s. 41). Asabiyet kavramı, göçebe yaşayan toplumlarda daha güçlüdür. Çünkü bu toplumlarda insanlar birbirlerine kan bağı ile bağlıdır ve tek bir vücut gibi hareket eder. Asabiyet kavramı ile kastedilen sadece kan bağı değil, birlik duygusu ile beraber, toplumsal üretim biçimi ve yaşama şeklidir (Çiftçi & Yılmaz, 2013, s. 87). Bu nedenle göçebe yaşayanlarda asabiyet güçlüdür. Şehir yaşamında ise asabiyet kavramı fazla güçlü değildir. Çünkü şehirler çok daha kalabalık ve karmaşık yapıdadır. Buna rağmen şehirde de asabiyet mevcuttur. Şehirdeki asabiyeti, toplumun en güçlü topluluğu kim ise o yönlendirir, fakat bu da sürdürülemez. Toplum içinde kargaşaya yol açar ve bu da devleti tehlikeye atar. Bu nedenle devletler istikrarlı olabilmesi için kan bağı ile meydana gelen asabiyeti bir kenara bırakmak zorundadır. İbn Haldun, bunun yerine din ile insanlar arasında bağ kurabilmeyi ve toplumu oluşturabilmeyi önerir. Ancak bu sayede kan bağları arasındaki mücadele sona erer. Böylece toplum, daha çok kapsayıcı ve kan bağı ile oluşan asabiyeden daha fazlasını verebilen bir yapıya dönüşür. İbn Haldun devleti de, büyüme, olgunlaşma ve çöküşü doğal olarak zorunlu olan bir canlı yapıya benzetir. İlk bölüm fetih bölümüdür. Bu bölümde asabiyet bağları kuvvetlidir. İkinci bölümde yönetici, bütün gücü kendi elinde toplayarak rakiplerini alt eder. Üçüncü bölüm, maddi üretimin bolluğu ile ulaşılan refah seviyesinin ve kültürel yapının geliştiği bölümdür. Dördüncü bölüm, barışın hâkim olduğu, hiçbir reform hareketinin yapılmadığı, eskisi gibi olmamanın düzeni bozacağına inanıldığı bölümdür. Son ve çöküş bölümü ise, yöneticinin ekonomik ve toplumsal hayatı kendi isteklerine göre yönlendirmesiyle meydana gelen kaosun ve istikrarsızlığın, kargaşanın olduğu dönemdir (Yıldız, 2010, s. 44). Bu dönem de ahlaki yozlaşmalar başlar, iç çatışma meydana gelir, bir taraftan savurganlık artarken bir taraftan yoksulluk artar. Vergiler yükselir ve halk yöneticinin gücü altında ezilir. Dayanışma gücünü yitiren toplum sonunda çökmeye başlar. Böylece devlet ve halk dış tehditlere karşı savunmasız ve güçsüz hale gelir. Bir saldırı ile ortadan kalkar. Böylece devlet tarihsel zorunluluğunu tamamlamış olur.

İbn Haldun, birinci olarak, devletin istikrarı için, düşünürler ve ileri gelenler tarafından yasa konulması gerektiğini ve bunu toplumu uygulanması gerektiğini savunur. Bunu “akli siyaset” olarak dile getirir. Yöneticiler, bütün toplumu kapsayan ve iyiliğini amaçlayan hem yönetenin hem de yönetilenin karşılıklı rızasına dayanan siyaset izlemelidir. İkinci olarak, peygamberlere Tanrı’nın gönderdiği “şeri siyaset”i uygulamak gereklidir. Şeri hükümler ile yönetilen bir toplum hem bu dünya için hem de ahiret dünyası için faydalı işler yapmış, doğru kanunları uygulamış toplum olur. İbn Haldun yöneticilerin sahip olması gereken nitelikleri arasında güzel ahlakı da sayar. Devletin yönetim yapısı, hükümdarın güzel ve iyi bir ahlaka sahip olması ile birleştiğinde tamamlanmış olur (Yaşar & Yayla, 2004, s. 517). İbn Haldun, toplumsal ve siyasal olaylara iki farklı açıdan katkı sağlamıştır. Bunlardan ilki ‘umran’ ilmi adını verdiği tarihteki olayların analizidir. İkincisi ise yine umranın dayandığı toplumsal ve siyasal olayları değerlendirirken, rasyonel davranması ve eleştirel bakabilmesidir. Bu sayede İbn Haldun, sosyal bilimlere yaklaşım sorununa tarih-sosyoloji perspektifinde yeni bir açılım getirmiştir. Toplumsal olgular ve tarihsel olgular birbiriyle ilişkilidir ve beraber değerlendirildiğine anlamlı olur. Çünkü toplumsal olgular, tarihsel olguları değerlendirirken en güvenli ve doğru bakış açısını kazanmamızı sağlar.

Kaynakça

Çiftçi, A., & Yılmaz, N. (2013). İbn Haldun’un Siyaset Teorisi ve Siyasal Sistem Sınıflandırması. Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 8, 83-93.

G.L.Seidler. (2020). Doğu’da Siyasal Düşünce Doğu Dünyasının Ortaya Çıkışı (1. b.). (M. Tunçay, Çev.) İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Haldun, İ. (2020). Mukaddime. (T. Dursun, Çev.) İstanbul: Kaynak Yayınları.

Hançerlioğlu, O. (2015). Düşünce Tarihi (21. b.). İstanbul: Remzi Kitabevi.

Hassan, Ü. (2010). İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi (4. b.). Ankara: Doğu Batı Yayınları.

İşçi, M. (2016). Siyasi Düşünceler Tarihi. İstanbul: Der Yayınları.

Turan, E. Y. (2015). Türk İslam Düşünce Sistemi’nde İbn Haldun’un Devlet Nazariyesi. Atatürk İletişim Dergisi(9), 197-204.

Yaşar, A., & Yayla, A. (2004). İbn Haldun’a Göre Siyasi Otorite ve Liderlik. Genç Hukukçular Hukuk Okumaları, 513-527.

Yıldız, M. (2010). İbn Haldun’un Tarihselci Devlet Kuramı. Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi(10), 25-55.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.