İNSAN DOĞASI ve SİYASET

İNSAN DOĞASI ve SİYASET

İnsan Doğası

İnsanın doğasını tanımlamak insanın davranışlarının ve düşüncelerinin kısaca gerçeğini ortaya çıkarmayı amaçlar. İnsan ve toplum buradan çıkarımlarla betimlenmeye çalışılır. Bu çıkarımlar bütün insanlar için geçerlidir. İnsanların eğitim ve sosyal hayatlarındaki tecrübelerden şekillenen insan kavramı yerine, insanın doğuştan sahip olduğu özellikleri olduğunu savunurlar. Fakat, insanın eğitimden ve çevresinden dolayı edindiği bilgilerin ve tecrübelerin de insanı şekillendirdiğini kabul ederler (Heywood, 2018, s. 20). İnsanın doğasına ait olan özelliklere karşı çok farklı yaklaşımlar mevcuttur. Fakat hepsinin temelinde insan bir öze sahip ise amaç o özün genel hatlarını ortaya çıkarmaktır. Bu bakımdan siyaset düşünürleri de insan doğasını sadece “doğuştan gelen öz” olarak tek tipe indirgemezler. Doğuştan gelen özelliklere rağmen insanın bunlar karşısında nasıl bir tutum sergilemesi gerektiğine dair çıkarımlarda bulunurlar. Çıkarımlar da felsefi, siyasi ve ahlaki özellikler taşırlar. Siyaset düşünürleri de bu çıkarımları temel alarak birey, toplum ve devletin ne olduğuna ve nasıl olduğuna dair varsayımlarda bulunur. Bu temeller üzerine de ideolojik görüşleri inşa ederler. Böylece birey-toplum-devlet arasındaki ilişkileri açıklayabilirler. Bu görüşler ideolojik bakış açısının meşru ve haklı bir zemine oturtulması için gerekli olarak görülür. Örneğin Platon’a göre halkı yönetmek çok zor bir uğraştır. Bu nedenle halkı yönetecek olan yöneticiler evren, dünya, yaşam ve toplum hakkında felsefi olarak bilgi sahibi olmalıdır. Aynı zaman da yöneticiler yönetme işi için bütün uğraşlarını ve zamanlarını vermek zorundadır. Bu nedenle yönetici olmak herkesin sahip olabileceği bir alan değildir. Yönetme sanatını bu iş için eğitim gören filozof-kral niteliğinde insanlar yapmalıdır. Toplum kendisi için neyin iyi olup olmadığına karar verecek niteliğe sahip değildir. Bu nedenle hem devleti hem de toplumu koruyan ve bilgisi olan bir teknokrat yöneticiye ihtiyaç vardır. Tanrı insanları yaratırken onları yöneticiler, askerler ve işçiler olarak sınıflara bölmüştür. Böylece Platon toplumu yönetenler ve yönetilenler olarak iki gruba ayırmıştır (Şenel, 2017, s. 154). Platon insan doğasının kötülük yapmaya yatkın olduğunu ama buna rağmen eğitim ile düzeltilebileceğini düşünür. Öğrencisi Aristoteles ise insanları sosyal bir varlık olarak tanımlar. Hatta insan için “zoon politikon” der. Ona göre doğada hiçbir şey gereksiz değildir, bu yüzden doğa insana politik bir hayvan olması için dili vermiştir. Dil sayesinde diğer canlılardan ayrılarak anlamlı bir konuşma becerisine sahip olmuştur ve aklını kullanarak diğer canlılardan ayrılmıştır (Aristoteles, 2013, s. 120). Bu yeteneği sayesinde insan iyi ile kötüyü, haklı ile haksızı ayırt edebilecek bir bilince sahiptir. Bununla beraber insan toplum içinde anlam kazanan bir varlıktır. Yani toplum insanların birbirlerine olan ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla doğmuştur. Bu birliktelikler büyük polisleri ve şehirleri oluşturmuştur. Aristoteles’e göre polisler iyiyi gerçekleştirmek için kurulmuştur ve amacı iyi olmaktır. Kendisine yetebilen her polis amacına ulaşabilmiş demektir. Doğadaki her şeyin bir amacı vardır. İnsanın da amacı erdemli bir yaşam ve mutluluktur (Senemoğlu, 2016, s. 52). Aristoteles de hocası Platon gibi yöneticilerin seçkinlerin içinden seçilmesi gerektiğini düşünür. Zekasını ve bilgisini kullanarak topluma yön verebilecek kişiler efendi olurlar, fiziksel gücünü kullananlar ise köle olurlar ve yönetilmek zorundadırlar. Antik Yunan’da bu fikirler Hristiyanlık felsefesini derinden etkilemiştir. Platon ve Aristoteles’in öğretilerinden yola çıkarak Tanrı’nın öğretileri yorumlanmaya çalışılmış, Kilise ve dini görüşleri meşru bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır. Avrupa’da Kilise hayatın her alanına yayılmıştır. Fakat Antik Yunan felsefesi devamını ise İslam dünyasında da devam ettirmiştir. Hatta İslam dünyasında daha rasyonel temellere oturtulmuş ve ilerletilmiştir. Böylece İslam dünyasında ortaçağ da aydınlanma başlamıştır. İslam düşünürlerinden Farabi (872-950) Tanrıyı evrendeki bütün şeylerin ana sebebi olarak görür. Ona göre Tanrı ilk sebeptir ve kusursuzdur. O diğer varlıklar gibi eksiklik veya hata barındırmaz (Senemoğlu, 2016, s. 82). Farabi’ye göre de insan topluluğunun bir amacı vardır. Bu amaç da en iyiye doğru gitmektir. Bunun için de insan tek başına iyiye doğru gidemez, içerisinde yardımlaşma ve erdemin olduğu bir toplumda ancak iyiye doğru gidebilir. Burada Farabi insan doğasının noksan olduğunu vurgulamaktadır. Görüldüğü gibi Farabi de Aristoteles’in etkileri ve düşünceleri sezilmektedir. Zaten Aristoteles birinci öğretmen, Farabi de ikinci öğretmen (Muallim-i Sani) olarak kabul edilmektedir. Bunun yanında o da Platon gibi insan toplumunu yönetecek kişilerin ehil kişiler olması gerektiğini söyler ve toplumu yöneticiler ve yönetilenler olarak görür. Bir başka İslam düşünürü de İbn Haldun’dur. Haldun’a göre insanın ihtiyacı ancak toplum içerisinde karşılanabilir. Çünkü insan diğer canlıların aksine yiyecek, giyecek ve barınma gibi ihtiyaçlarını ancak başkalarının yardımıyla halledebilir. Örneğin bir ekmeğin yapılabilmesi için buğday eken bir çiftçiye, buğdayı değirmende öğütecek uncuya, unu pişirecek fırıncıya ihtiyaç vardır. Fakat bir hayvan için ağızı veya bir pençesi onun yiyecek ihtiyacını gidermesi için yeterlidir. Bu ihtiyaçlar ancak iş bölümü ile gerçekleştirilebilir. Bunun yanında Can ve mal güvenliği gibi konularda da insan toplum olarak yaşamak zorundadır. Haldun’a göre insan toplum halinde yaşayabilmesi için akla ihtiyacı vardır. Ama aynı zaman da kötü duyguların ve davranışların da sebebi olarak medeniyeti görür. Kibir, kıskançlık, rekabet, bencillik, zevke olan zaaf, gibi ahlaki olan kavramlara olan uzaklaşmayı da medeniyetin gelişme hızı ve ortaya çıkardıkları olarak görür (Kılınç, 2018, s. 63). O asabiyet kavramını ortaya atarak, bütün toplumlarda otorite ve egemenliğe gereksinim olduğunu savunur. Asabiyet kavramı, saldırılardan korunmak, ganimet elde etmek ve insanları toplu hale getirebilmektir. Yani toplum içerisindeki bütünleşmeyi ve birliktelik duygusuna vurgu yapar. Ekonomik ve siyasi dinamikleri de sembolleştirerek devlet ile olan bağlantısına dikkat çeker. Buna göre asabiyet hareketi ve dinamizmi ifade eder. Devletler bu şekilde fetih yapabilir ve savaş kazanırlar. Ona göre devletin varlığı toplumun birbiri arasındaki etkileşimin gücüne ve organize olmasına bağlıdır. Dünya üzerindeki bütün toplumlar ancak asabiyet ile hayatta kalabilir. Bu düzenin varlığı ve istikrarı açısından çok önemlidir. Hatta ancak din bu kadar önemlidir (İşçi, 2016, s. 216). Toplumu düzen içinde tutmak baskı ve zorla sağlanamaz. Bu kurallara yöneticiler dikkat etmelidir. Hükümdarlık zayıfları korumak ve adaleti sağlamak demektir. Toplumlar devletlerini bu şekilde uzun yıllar devam ettirebilir. Bunun yanında insanlar siyaset ile uğraşırken güzel ahlaklı olmalı, birbirine karşı dürüst olmalı ve tevazu içerisinde hareket etmelidir. Çünkü devleti yönetmek Tanrının ona verdiği görevi ifa etmektir ve bu da ancak güzel ahlak ile mümkündür. İslam aydınlanması dinamiğini yitirmeye başladığı zaman aydınlanma Avrupa’da olmaya başlar. Bazıları İslam düşünürlerinin eserlerini çeviri yapmakla ve uzun yıllar onlardan referans alarak mümkün olmuştur. Thomas Hobbes (1588-1679)’a gelene kadar insanın toplum içerisinde anlam bulduğu fikri üzerinde tartışılmadan devam etmiştir. Çünkü Avrupa’da din öğretilerinin insanı hep eksik ve günahkâr görmesi yeni yorumlamaların ve eleştirilerin önünü kapatmıştır. Batı siyasi düşünürlerinin ilk isimlerinden biri olan Machiavelli (1469-1527), İtalya’nın istikrarsız dönemlerinde 1513’te en ünlü ve çarpıcı eseri Prens’i yazdı. İtalya, Milano, Napoli, Floransa ve Venedik olarak parçalanmıştı. Machiaevelli de bu eserini yöneticilere iyi görünmek istemesinin dışında, İtalya’nın parçalanmışlığını düzeltmek için yazdı. Bu eserinde prense öğütler vermiştir. Bu öğütlerinde insanlara karşı, fazla hoşgörülü ve tevazu göstermemesi gerektiğini ama insanlara karşı da güvensiz ve zorba olmaması gerektiğini söyler. “Korkulmak mı daha iyi bir tutumdur yoksa sevilmek mi ?” sorusuna ikisinin de ortasında olunması gerektiğini ama bir seçim yapmak zorunda kalacaksa korkulmanın daha iyi olduğunu savunur. Çünkü Machiaevelli’ye göre insan doğası, çıkarcı, bencil, iflah olmaz ve nankördür. İnsanlar sadece kendi çıkarlarına uyarsa mallarını ve canlarını paylaşırlar. Machiavelli insan doğasını bu şekilde tasvir ettiğinden, yöneticilerinin de buna göre davranması gerektiğini söyler. İnsanlar sözlerinde durmazlar ve bundan dolayı yöneticinin de sözünde durma zorunluluğu yoktur. Machiavelli insan doğasını değişmez olarak görür (Senemoğlu, 2016, s. 86). Bunun için hükümdarlar duruma göre hareket etmeli gerektiğinde erdemli veya sert olmalıdır. Machiavelli insanı kötü bir canlı olarak tasvir etmesine rağmen, zorla ve gaddarlıkla devletin uzun sürmeyeceğinin farkındadır. Bu nedenle hükümdar halkına karşı merhametli ve adaletli de olmalıdır. Fakat bunu yaparken yalan söyleyebilir, çünkü devletin istikrarı için söylenen yalan, bireysel çıkar ya da bencillik içermez. Hükümdarın amacı devletin ve yönetimin korunması olmalıdır. Bunun için de gerektiğine nazik veya zorba olmak gibi her yola başvurabilir. Bu kutsal bir amaçtır ve yapılanlar meşrudur. Hükümdarlar gerçek güçlerini ancak güçlü yasa ve güçlü ordu ile sağlayabilir. Bunları bilen hükümdar halkı tarafından sevilen hükümdar, yönetilen devlet ise istikrarlı ve güçlü devlet olur. İngiltere’nin savaşlı geçen uzun ve çetin yıllarını çeken ve düşünce dünyasına da etki eden siyasi düşünür Thomas Hobbes’dur. Avrupa’da 16. ve 17.yüzyıllarda bilimsel ve matematik çalışmalarının dünyayı açıklamaya yeteceği görüşü yaygındır. Hobbes da matematiği bütün bilimlerin başlangıç noktası olarak kabul eder. Buradan hareketle Hobbes’un doğa felsefesi -hem matematik hem de mekanik-materyalisttir (Akal, 2000, s. 272). Bu nedenle Hobbes Aristotelesçi her şeyin bir amacı olduğu görüşünü ve insanların toplumsal bir varlık olduğu görüşünü eleştiren ilk düşünürdür. Ona göre toplum bir amaç değil, araçtır. İnsanın hareketleri duyulara ve algılara dayanır. Dünyaya olan bütün tutumlarımızda bu duyularımızın ve akılımızın davranışımıza yansımasından başka bir şey değildir. Hobbes’a göre faydalı davranışlar insanı iyiye, zararlı davranışlar ise insanı kötüye yönlendirir. Bu temelden hareketle insan doğası için en iyi şeyin yaşam olduğunu en kötü şeyin ise ölüm olduğunu söyler (İşçi, 2016, s. 261). Ona göre insan doğasındaki birlikte yaşamının ve devletin amacını anlamanın yolu bu bütünleri parçalara ayırarak anlamaktır. Buradan hareketle insanlar birbirlerine karşı güvensizdir ve bir kuvvet tarafından korunma ihtiyacı duyarak bu güvensizlik ortamını giderebilmektedir. Bütün insanlar hem güven içerisinde yaşamak isteyip hem de sınırlarına askerler yığıyor, sınır çiziyor ve duvarlar örüyorlar. Çünkü hem güvende yaşamak isteyip hem de etraflarına güvenmiyorlar. Bireyler için de bu böyledir. Seyahat sırasında insanlar yanlarına kılıç alırlar, uyumadan kapıları kilitlerler, servetlerini saklama gereği duyarlar. Çünkü insanoğlunun doğasında evrensel bir güvensizlik ve korku vardır. Bu doğal durumdur. İnsan doğası gereği kötü değildir, ancak eğitimsizlikleri ve erdemsizlikleri yüzünden insanlar bu haldedir. Hobbes’a göre, İnsanlar doğal durumlarında ki bu rezilliği anladıkları anda buna son verecektir. Bunu da sözleşmeler aracılığıyla gerçekleştireceklerdir. Ama bu sözleşme istikrar için yeterli değildir, sözleşmenin devamı ve doğru uygulanabilmesi için güçlü bir otoriteye ihtiyaç vardır. Böylece yurttaşlar merkezi bir yönetimle yönetilir. Hobbes egemenliğin kullanım türüne göre 3 çeşide ayırır. Bunlar monarşi, demokrasi ve aristokrasidir. Hobbes bunların içinden monarşik yönetim taraftarıdır fakat, halkın da etkili olduğu ve sevgi ve saygı içerisinde bir düzenden yanadır. Bir başka Avrupalı düşünür de John Locke (1632-1704)’dur. John Locke, Avrupa aydınlanmasını başlatan düşünürlerden biridir. Onun düşünceleri ve siyaset felsefesi Liberalizmin temel değerleridir. Locke’da çağdaşları gibi toplumun başlangıcını sosyal sözleşmeye dayandırır. Doğa durumunda insan özgürdü ve eşitti. O dönemde de insanın hayatta kalmasını sağlayan yegâne silahı aklıydı. İnsanlara doğa doğuştan birçok özellik vermekteydi ve bu özellikler doğru bir eğitim ile düzeltilebilirdi (Senemoğlu O. , 2017, s. 206). Ama yine de doğa durumunda yasalar olmasa bile suçlara karşılık ağır toplumsal kurallar vardı. Locke’a göre de insan toplumsal bir varlıktır. Toplumu da aile oluşturur. Doğa durumunda insanın en büyük eksikliklerinden biri suçlulara ve suçlara karşı ağır yaptırımların olmamasıydı. Can güvenliği, mülkiyetin korunması gibi özgürlükler kısıtlıydı ve sakat işliyordu. Bu nedenle insanlar, toplumsal bir sistem kurma gereksinimi duydular. Bu sistemde keyfi ve rastgele kurallar ve davranışlar olmaması için kurallara ve bunu uygulayan bir güce ihtiyaç vardı. Burada da bir otorite gerekiyordu. Bu nedenden dolayı insanlar kendi haklarının bir kısmından vazgeçerek üst bir otoritede haklarını birleştirerek bir güç oluşturdular. Bu güç toplumsal istikrarı ve adaleti sağlayacak olan güçtü. Locke’un toplum sözleşmesi egemenliği halktan alarak gücü dağıtmaya dayalıdır. İnsanlar doğal durumundan bu sözleşme ile çıkmışlardır. Halktan gelen otorite yine halk için yasalar, sistemler ve kurumlar yaratmalıdır. Ona göre bunu başarabilen toplumlar demokrasi ile yönetilir. O gücü yasama yürütme ve federatif olarak 3 parçaya bölmüştür (İşçi, 2016, s. 279). Locke göre yasaların amacı kamusal iyiliği amaçlamalıdır. Bu nedenle hiçbir erke sınırsız bir güç vermez. Çoğunluğun rızasını gösterdiği bir iktidar meşru bir iktidardır. Yani iktidarlar halkın rızasına dayanmalıdır. Yine Locke, insanın akıllı bir varlık olarak çevresini kendisine göre düzenlemesi gerektiğini söyler. Çevredeki imkanları kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmelidir. Bunun için de insan emek verir ve emek çok değerlidir. Bu emeklerle elde edilen zenginlikler ve mülkiyetler de gerek devlet gücüne, gerek haydut gücüne karşı yasalarla güvence altına alınmalıdır. Ona göre hiç kimse başkasının yaptıklarından dolayı kendi haklarından vazgeçmemelidir. Yani insanlar eğer kötü bir yönetim varsa onu durdurmalıdır ve bu da haklarıdır. Gayet meşru bir davranıştır. Locke’a göre: “Köle olup zincire vurulduktan sonra, özgürlük için mücadele edebilirim demenin hiçbir anlamı yoktur.” (İşçi, 2016, s. 285). Bugün birçok Avrupa ve Anglo-Sakson ülkelerinde onun değerlerinin izlerini görebilmek mümkündür. Onun fikirleri Batı siyaset felsefesinin temellerini oluşturur. Batı dünyasının en büyük filozoflarından biri olarak kabul edilir. Locke’ un bu görüşleri Avrupa’da çok büyük yankı bulmuştur. Liberal değerler üzerine Avrupa’da devlet yönetim anlayışı ve sistemleri, kurumları inşa edilmiştir. Bireysel hak ve özgürlükler daha da genişletilmiş, devlet mekanizması toplum için hizmet örgütüne dönüşmüştür. Bu özgürlükler aynı zaman da piyasa ekonomisine giden yolu da açmıştır. Böylece sanayi devrimi sırasında büyük kapitalist ülkeler ve şirketler nispeten daha az tehditle karşılaşarak büyümüşlerdir. Bu sırada da Avrupa’da büyük bir işçi sınıfı oluşmuş, kent nüfusları katlanarak çoğalmıştır. Fabrikalar ve kapitalistler devlet ve onun kurumları tarafından korunmuş yasalar da birçok defa devlet-şirket lehine çıkarılmıştır. İşçilerin iş güvencesinin olmaması, çocuk ev kadın işçilerin daha ucuza maliyeti olduğu için 15-16 saate yakın sürekli ayakta çalıştırılması, iş kazalarında uzuvlarını kaybedenlerin bir hak talep edememesi gibi durumlar artık işçi sınıfında büyük bir rahatsızlanma yaratmaya başlamıştır. İşçilerin nüfusun büyük bir kısmını oluşturması, neredeyse hiçbir haklarının bulunmaması, iş aletlerinin onlardan daha değerli olması, artan eşitsizlik, yoksulluk ve yoksulluktan kaynaklanan salgın hastalıklar gibi birçok neden işçilerde ayaklanmalara neden olmuştur. Bu eşitsizlikler ve haksızlıkların devam edemeyeceğini, işçi sınıfının bilinçlenmesi ve kendi mücadelesini vermesi gerektiğini, insanlığın böyle devam edemeyeceğini düşünsel ve bilimsel bazı temelleri oturtan isim Karl Marks (1818-1883) olmuştur. Marks’a göre insan, diğer hayvanlardan alet yapabilme ve onunla hayatta kalabilme yeteneğine sahiptir. Bu doğal durumunun üretim tarzıdır. Marks’a göre insanın doğasını şekillendiren birçok dinamik bulunmakla birlikte ona göre temel belirleyici üretimdir. Marks’a göre insanın ilk temel mülkü ellerinin alet yapımı için evrimleşmiş olmasıdır (Köybaşı, 2018). Ona göre insan döneminin dışında olan ve tarih dışı bir doğaya sahip olamaz. Üretim ilişkileri insanların altyapı denilen bilincini oluşturur. Maddi koşulları insanların dünyaya karşı olan tutumlarını ve ideolojilerini belirler. Çünkü maddi koşullarının iyi veya kötü olması ile eğitim bir korelasyon halindedir. Altyapı kurumları adı verilen üretim ilişkileri ve maddi koşullar, üstyapı adı verilen insanın dünyaya olan tutumlarını, ahlakını, bakış açısını ve ideolojisini belirler. Marks’a göre, Üretim araçlarını kullanabilmek için insan ilk önce çevresini değiştirir ve daha sonrasında da kendisi değişir. Marksizm’de bütün ilişkileri değiştiren şey üretimdir. Üretim tekniklerinin tarihsel gelişimi aynı zaman da insanların hem kendi aralarında hem de sosyal alanlarında değişimlere yol açmıştır. Örneğin avcı-toplayıcı toplumlarda eşitlik ve yatay hiyerarşi ağır basarken, üretim teknolojileri sayesinde artık ürün arttıkça hiyerarşi ve sömürü düzeni doğmuştur. İşte insanlık tarihinin temeli budur; sınıf çatışması. Sınıf çatışması ve eşitsizlikleri doğuran sebeplerden biri de özel mülkiyet anlayışı ve toplum ve bireyler arasındaki sürekli rekabettir. Rekabetin yol açtığı hırs ve azim insanların sahip oluğu erdemden, yardımlaşmadan ve dayanışmadan uzaklaştırmaktadır. Kapitalizm insanı tam olarak bu hale getirerek yabancılaştırmaktadır. Aynı zamanda kapitalizm bütün toplumlar arasında bir sömürüye yol açmaktadır. Bu nedenle Marks “Dünyanın bütün işçileri birleşin zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok” demiştir. Bu üretim araçları aynı zamanda işçi sınıfı için baskı araçları durumundadır. Sınıfsal çatışmaya neden olan olgulardan biri de Marks’a göre devlettir. Devlet toplumların sınıflara bölünmesinden ve birbirleriyle olan mücadelesinden doğmuştur. Devlet, her zaman bir sınıfı baskı altında tutmak ve mevcut düzenin istikrarını kolluk kuvvetleriyle ve kurumlarıyla sürdürmeye yarayan bir araçtır. Devlet, işçi sınıfının çıkardığı isyanlar ve birtakım zorlukları zor kullanma gücüyle bastırmak işlevi görür. Devlet ancak sınıfların olmadığı bir toplumda ortadan kalkabilir. Marksizm’e göre demokrasi 2 çeşittir. Birincisi herkesin eşit haklara ve hürriyetlere sahip olduğu sahte demokrasidir. Bunlar sadece semboliktir. Üretim araçlarına sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki uçurumun olduğu toplumlarda bir demokrasiden söz edilemez. Gerçek bir demokrasi için sınıfsal yapı bozulmalı ve herkes her anlamda eşit haklara sahip olmalıdır. Marksizm’e göre özgürlük de eşitsizliği yansıtan bir söylemdir. Birinin özgürlüğünün bir başkasının özgürlüğüne karışmadan davranabilmesi gibi tanımlamalar da sömürü için meşru bir zemin hazırlayan kapitalist söylemlerdir. Özgürlük belirli durum ve koşullara göre değişen bir olgudur. Örneğin seyahat özgürlüğünü sürekli vurgulamanın, daha kalacak bir evi bile olmayan ve çok zor şartlarda geçinen insanlar için hiçbir anlamı yoktur. Sınıflı toplumlarda bunlar sadece gösteriden ibarettir. Burjuva demokrasinin sona ermesi ve sömürü düzeninin bitmesi için işçi sınıfı iktidara gelmelidir. Böylece burjuva sınıfının izleri silinecek, ona hizmet eden kurumlar ve kişiler ortadan kaldırılacaktır. Marksizm’e göre, devletin ortadan kalkması için i)İşçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi ii)Burjuva sınıfının kalıntılarının temizlenmesi iii)Komünist dönem koşulları yerine getirilmelidir.

Siyaset, toplumdaki birçok farklı grubun çıkarlarının çatışmasından meydana gelir. Bu çıkarlar insanların içinde bulundukları sosyal kimliklerden, kültürlerden, siyasi ve ekonomik ihtiyaçlardan kaynaklanır. Uyum içinde ve homojen bir toplumda siyaset mümkün değildir. Bu sorunlar birçok düşünürün yüzyıllar boyunca kafalarını meşgul etmiş ve felsefe tarihinde hiç bitmeyecek olan bir tartışmayı başlatmıştır. Bu nedenle düşünürler, görüşlerini daha sağlam temellere dayandırabilmek ve meşru bir zemin oluşturabilmek için ilk önce insanın ne olduğuna dair tanımlamalar yaparlar. Bunun üzerine siyasal sistemler ve kurumlar inşa edilir. Böylece ideolojiler de şekillenir. Bu görüşlerden hiçbiri birbirinden daha doğru veya yanlış değildir ancak eksik veya hatalı olabilir. Düşünce tarihi içerisinde hepsi birer eksiği tamamlar. Dünyada ki hiçbir yönetim bütün bir toplumu mutlu edemez, bu nedenle siyaset her zaman varlığını devam ettirecektir.

Kaynakça

Akal, C. B. (2000). Devlet Kuramı. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.

Aristoteles. (2013). Politika. (M. Temelli, Çev.) İstanbul: Ark Kitapları Yayınevi.

Heywood, A. (2018). Siyaset Teorisine Giriş (9. b.). (H. M. Köse, Çev.) İstanbul: Küre Yayınları.

İşçi, M. (2016). Siyasi Düşünceler Tarihi (4 b.). İstanbul: Der Yayınları.

Kılınç, Z. A. (2018). Toplumsal Sözleşme Teorileri, İbn Haldun ve İnsan Doğası. Pesa Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 4(1), 56-68.

Köybaşı, E. (2018, Nisan 1). Marx ve İnsan Doğası: Bir Giriş. Bilim ve Aydınlanma: http://bilimveaydinlanma.org/marx-ve-insan-dogasi-bir-giris/ adresinden alındı

Senemoğlu, O. (2016). Antik Yunan Siyasal Düşünüşünde İnsan Doğası ve Toplum Anlayışı: Platon ve Aristoteles. İnsan&İnsan Dergisi(10), 42-63.

Senemoğlu, O. (2016). Machiavelli’den Hobbes’a Rönesans Dönemi Siyaset Teorisinde İnsan Doğası ve Toplum Anlayışı. İnsan&İnsan(8), 77-100.

Senemoğlu, O. (2017). Locke ve Rousseau’nun İnsan Doğası ve Toplum Düşüncesi. insan&toplum, 7(1), 187-222.

Şenel, A. (2017). Siyasal Düşünceler Tarihi (6. b.). Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir