Küba Krizi ve Nükleer Savaş Eşiğinde Türkiye Kitap İncelemesi

A.ÖNER PEHLİVANOĞLU, Küba Krizi ve Nükleer Savaş Eşiğinde Türkiye, Kastaş Yayınevi, İstanbul, 2003, 193 Sayfa, ISBN:975-6544-83-X.

Hazal Ercengiz[1]


A.Öner Pehlivanoğlu tarafından yazılan “Küba Krizi ve Nükleer Savaş Eşiğinde Türkiye” adlı eser, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada var olan iki kutuplu sistem yapısı ile başlayarak, 1962 yılında Türkiye’yi de yakından ilgilendiren Küba Krizi’ni detaylı bir şekilde irdelemiştir.

II. Dünya Savaşı’nın sonunda Türkiye genel bir yalnızlığa kapılmıştır. Dünya ise iki büyük gücün birbirileri ile olan restleşmelerine tanık olmuştur ve ilerleyen yıllarda da tanık olacaktır.

1947 yılında, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği (SSCB) arasında başlayan ve 1991 yılında SSCB’nin yıkılmasına kadar sürecek olan “Soğuk Savaş”ın en sert olaylarından biri olan Küba Krizi’ne giden süreç kitapta detaylı bir şekilde incelenmiştir. II. Dünya Savaşı’nın sonunda SSCB ve Batılı ülkeler arasında işbirliği çökmüştür ve SSCB’nin ideolojik eksenli yayılmacı politikası Batılı ülkelerin kendileri arasında işbirliğini arttırma yoluna gitmeleri noktasında etkili olmuştur. Savunma ve güvenlik noktasında ülkeler SSCB’ye karşı bir araya gelerek Kuzey Atlantik Paktı’nı (NATO) kurmuşlardır.

II. Dünya Savaşı’ndan önce, Sovyetler Türkiye’den toprak talebinde bulunmuştur. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin değişmesi üzerinde de baskı kurmuştur. Pehlivanoğlu’na göre, “Rusya’nın Türkiye’ye baskısı, Türk-ABD ilişkilerinde, önemli bir faktör olarak ortaya çıkar. Sovyetler Birliği’nin Türkiye ve Doğu Akdeniz’e yönelik talepleri ve ilgisi arttıkça ABD’nin bölgeye yönelik politikalarında değişiklik başlar. Bu bakımdan, II. Dünya Harbi, Türk-ABD ve Türk-Sovyet ilişkilerde dönüm noktasıdır.” şeklinde bu süreci değerlendirmiştir. 19 Mart 1945 tarihinde, Sovyet Hükümeti 17 Aralık 1925 tarihinde imzalanan Sovyetler Birliği-Türkiye Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nı fesheder. Sovyetler taleplerini sık sık tekrarlar ve Potsdam Konferansı sırasında da Boğazlarda deniz ve kara üsleri istediğini açık bir şekilde belirtir. Rusya’nın talepleri karşısında Türkiye’nin tavrı her daim net olmuştur. ABD ve İngiltere’de bu olayda Türkiye’nin destekçisi olarak yer almıştır.

Nisan 1946 yılında, Washington Büyükelçisi Münir Ertegün vefat etmiştir. ABD, Münir Ertegün’ün naaşını İstanbul’a Missouri Zırhlısı ile gönderir. Bu olay, Türk basınında geniş yer kaplayarak, Türk kamuoyunda nezaket ziyareti olarak değerlendirilmemiştir ve ABD’nin Sovyetlerin talepleri karşısında Türkiye’nin yanında yer aldığını gösteren önemli bir olay olarak belirtilmiştir. Sovyetler tarafından yine Montrö’yü hedef alan istekler, nota olarak Türkiye’ye gönderilmiştir. ABD bu durum karşısında Türkiye’nin yanında olduğunu göstererek, “SSCB’nin Türkiye’ye yönelik herhangi bir tecavüzü, Birleşmiş Milletlerin reaksiyonuna neden olacaktır.” açıklamalarını yapmıştır.

ABD’de ise Harry S. Truman, “Truman Doktrini” olarak bilinen Sovyetlerin yayılmacı politikaları karşısında 1947 yılında hazırlamış olduğu plan neticesinde Batı bloğuna dâhil olan ülkelere Marshall Yardımları sağlanmıştır. Türkiye ise Sovyetlerin tehdidi karşısında yönünü tekrar ABD’ye çevirerek Batı bloğunda olduğunun vurgusunu yapmıştır.

1949 yılında kurulan NATO, Türkiye’nin karşısında yer aldığı Sovyet tehdidi ile ABD ve NATO ilişkisine farklı bir boyut kazandırmıştır. Pehlivanoğlu, Türkiye’nin Kore’deki BM gücüne katılması olayını demokratik ideallere olan inancını ortaya koyması noktasında değerlendirmiştir. 1952 yılında Türkiye, NATO’ya resmen katılmıştır.

23 Haziran 1954 tarihinde ABD ve Türkiye arasında imzalanan diğer bir antlaşma ise Askeri Kolaylıklar Antlaşması’dır. Bu antlaşma sonraki yıllarda olacak krizlerin temel taşını oluşturacaktı. Türkiye’de kurulan askeri üsler ve tesislerle ilgili birçok ayrıntı ve gelişmelerden dönemin siyasi aktörlerinin haberi olamadı. Nedeni ise NATO Antlaşması’nın 3.maddesine dayanarak bu antlaşmaları yapmaları idi. Bu Antlaşma’nın amaçlarına daha etkin biçimde ulaşabilmek için NATO 3.madde “Taraflar, tek tek ve ortaklaşa olarak, sürekli ve etkin öz yardım ve karşılıklı yardımlarla, silahlı bir saldırıya karşı bireysel ve toplu direnme kapasitelerini koruyacaklar ve geliştireceklerdir” maddesi ile antlaşmalardan bazıları TBMM onayına sunulmamıştır. ABD ile imzalanan bu antlaşmalar neticesinde Türkiye’de; hava üsleri, stratejik füze üsleri ve bu tesislerde çalışan askeri çalışanlarının ihtiyacı olan her türlü sosyal birimleri kurmak için gerekli haklara sahip olmuştur. Adana’da İncirlik Hava Üssü, İzmir’de Çiğli, Diyarbakır’da Pirinçlik, Ankara’da Esenboğa ve Eskişehir Havaalanı bu madde neticesinde yapılan antlaşmalarla Amerikan uçaklarının kullanımına açılmıştır. Amerika, 5 Mayıs 1959 tarihinde atom silahlarının kullanılması, personelin eğitilmesi gibi konularda Türkiye’ye taahhütte bulundu. 25 Ekim 1959 yılında ise 15 adet Jüpiter füzesinin Türkiye topraklarına yerleştirilmesi konusunda antlaşma sağlandı.

1957 yılında Sovyetler Birliği’nin uzaya, Sputnik I uydusunu taşıyan ilk füze göndermesi, ABD’ye bu alanda üstünlük sağladığını göstergesi haline geldi. Bu durumda ise iki aktör arasında nükleer silahlanma rekabeti hızlı bir şekilde başladı. ABD bu sebeple, Sovyetlerden kendisine ya da NATO üyesi devletlere gelebilecek herhangi bir saldırıdan dolayı U2 uçaklarını geliştirdi. Bu uçaklar Türkiye Adana İncirlik Üssünde bulunuyordu. ABD, bu uçakların gizliliği hususuna büyük önem atfediyordu. 1 Mayıs 1960 günü Adana İncirlik üssünden çıkan ve pilot Gary Powers tarafından kullanılan bir U-2 uçağı, Sovyet topraklarında arızalanmıştır. SSCB’nin radarlarına yakalanan bu uçak düşürülmüştür. SSCB devlet başkanı Nikita Kruşçev 5 Mayıs 1960 yılında dünya kamuoyuna bu olayı açıklamıştır. ABD ise bu uçağın rüzgâr akıntıları ve dış atmosfer inceleyen bir keşif uçağı olduğunu bildirmiştir. Bu uçağın düşürülmesi iki ülke arasında krize sebebiyet verdi. Kruşçev 7 Mayıs 1960 tarihinde ikinci bir açıklamada bulunmuştur. Bu açıklamada ise, pilot Gary Powers’ın yaşadığını ölmediğini ve casusluk adı altında yargılanacağını bildirmiş, Türkiye’den hareket eden U2 uçağının önce Pakistan sonra ise Sovyetlere geldiğini ve Sovyet topraklarında 2.000 kilometrelik bir uçuş yapıldığını açıklamıştır. ABD’nin ne söyleyeceğini merak eden Kruşçev, doğru bilgileri başta söylemeyerek ABD imajını sarsmak ve onu uluslararası kamuoyunda zor duruma düşürmek istemiştir. ABD ise sonraki açıklamalarında düşürülen uçağın Sovyetler Birliği hakkında bilgi toplamak için yapılmış bir uçak olduğunu ve hem kendi güvenliği hem de Batı Avrupa devletlerinin güvenliklerini korumak ve NATO’nun güvenliği için bu yönteme başvurduklarını belirtmiştir. Dwight D. Eisenhower ve Kruşçev arasında başlayan diplomatik gerginlik bir müddet bu konu üzerinden devam etmiştir. Türkiye’de bu olayın içinde yer alan bir aktör olarak Sovyetler Birliği ile ilişkileri tekrar gerilmiştir. Sovyetler Birliği ve Türkiye arasında da arka arkaya notalaşma başlamıştır. Sovyetler Türkiye’yi bu olayda ABD‘nin istihbarat faaliyetlerine destek verdiğini belirtmiştir. Türkiye ise bu durumu kabul etmeyerek hiçbir Amerikan uçağının Sovyet arazisine girmesini izin vermediklerini belirtmiş ve Türkiye’nin hava sahasında sadece kendi uçaklarından sorumlu olduğunu belirtmiştir. İki ülke arasında devam eden notalaşmada Türkiye, gerginliği arttırmaya çalışmadan en az zararla bu hadiseyi atlatmaya çalıştı.

Soğuk Savaş’ın başlattığı ideolojik ayrım, dünyayı iki blok şekline bölmüştür. Dünya doğu ve batı bloğu şeklinde ikiye ayrılmıştır. Bu noktada ise, 1959 yılında Küba’da Fidel Castro resmen Fulgencio Batista’yı devirerek yeni hükümet kurmuştur. ABD’nin bu devrim karşısında Küba’ya uyguladığı politikalar neticesinde Küba yönünü SSCB’ye çevirmiştir. Küba’nın ABD’ye yakın olması ise, Sovyetlerin ABD’ye karşı güvenlik tehdidi oluşturması açısından çok önemli görülmüştür.

27 Mayıs 1960 tarihinde ise Türkiye’de askeri darbe yaşanmıştır. Menderes Hükümeti uzaklaştırılarak Cemal Gürsel başkanlığında askeri hükümet kurulmuştur. Kasım 1961 yılında ise İnönü Hükümeti görevi devralır. Çalışmanın temel noktasını oluşturan Küba Krizi’ne giden süreç Pehlivanoğlu tarafından adım adım incelenerek Küba Krizi sorununu detaylı bir şekilde analizine yer vermesi noktasında incelenmiştir.

Pehlivanoğlu, Küba Krizi’ni gün gün gelişmelerini aktarmıştır. 28 Ekim 1959 yılında ABD ve Türkiye arasında yapılan antlaşma ile 15 orta menzilli ve nükleer başlıklı Jüpiter füzesi Türkiye topraklarına yerleştirilecektir. Kademeli olarak yerleştirilen füzeler 1962 yılında tamamlandı. Füze sahibi Türkiye olsa da ABD izni olmadan Türkiye bu füzeleri kullanamayacaktı. Sovyetler Birliği devlet başkanı Kruşçev Mayıs 1962‘de bu olaya tepki göstererek Türkiye’ye füze yerleştirilmesinin bir karşılığının olacağını belirtti. 14 Ekim 1962 Sovyetlerin Küba’ya füze yerleştirmesinden haberdar olan ABD, Sovyet gemilerini abluka altına aldı. Bu da yeni bir krizin başlamasına sebep oldu. ABD 24 Ekim tarihinde Küba’yı abluka altına alarak füzelerin kaldırılması talebini Sovyetlere yineledi. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Türkiye’nin ABD’yi desteklediğini açıklamıştır. Dünya nükleer bir savaşın eşiğine bu olay neticesinde geldi. Sovyetler Birliği devlet başkanı Kruşçev ve ABD devlet başkanı John F. Kennedy arasında başlayan mektuplaşma süreci başladı. İki tarafın da istekleri açıktı. ABD, Sovyetler Birliği’nin Küba’ya yerleştirdiği füzeleri geri çekmesini talep ediyor ve bu şekilde Sovyet gemisinin ablukasını kaldıracağını bildiriyor. Sovyetler Birliği ise, Türkiye’den Jüpiter füzelerinin çekilmesi karşılığında bu talebi karşılayacağını açıklıyordu. İki lider arasında mektuplaşma sürecinde Kruşçev 27 Ekim tarihinde gönderdiği bir mektupta, Küba’nın ABD’nin 90 mil uzağında olduğunu söyleyerek Türkiye’nin sınır komşusu olduğunu belirtmiş ve aynı endişeyi taşıdığını bildirmiş ve NATO ülkelerindeki füzelerini geri çekmesini talep etmiştir. İki aktör arasında diplomatik yollarla uzlaşma sağlanarak kriz çözüme kavuşmuştur. ABD Türkiye’de ve İtalya’da ki Jüpiter füzelerini kaldıracak, Sovyetler Birliği ise Küba’da ki füzeleri çekecekti. Kademeli olarak bu durum gerçekleşecekti. ABD, Nisan 1963’de Türkiye’de ki Jüpiter füzelerini kaldırmıştır.

Pehlivanoğlu’na göre: “Küba füze krizi taraflara -ders olarak algılanabilecek- temel ilkeleri bir kez daha hatırlatmıştır; uluslararası ilişkiler, yüksek insanlık ideallerini, barış içinde yaşama ve huzurun korunması, refah toplumu oluşturulması gibi duygusal ifadelerden çok ülke çıkarları hedef alınan politikalarla yönlendirilir; atılacak her adımda, hedef, ülke çıkarıdır.” demiş ve yaşanan krizin bunu doğruladığını belirtmiştir.

A. Öner Pehlivanoğlu tarafından kaleme alınan “Küba Krizi ve Nükleer Savaş Eşiğinde Türkiye” adlı esere genel bir inceleme yapacak olursak, Pehlivanoğlu’nun çalışmasının bilimsel bir eser olduğunu söylemek mümkündür. Kriz süreci, gün gün incelenerek belgelerle tasdiklenmiştir. Bu çalışma, Küba Krizi’ne ışık tutması bakımından oldukça önemlidir. Pehlivanoğlu tarafından yapılan bu çalışma, Küba Füze Krizi’nin ders kitabı niteliğindedir.

  1. Lisans Öğrencisi, Akdeniz Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Antalya, hazalercengiz@gmail.com.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir