Küresel Kuzey ve Küresel Güney Arasındaki İlişkiler: Genel Bir Çerçeve (ReCommons Europe)

Küresel Kuzey ve Küresel Güney Arasındaki İlişkiler: Genel Bir Çerçeve (ReCommons Europe)

Covid-19 salgının başlamasından ve daha da kötüleştirdiği ekonomik krizden önce de Küresel Güney ülkeleri uzun zamandır insani gelişimlerinde çarpıcı bir zayıflık, gıda üretiminde tekrarlayan krizler, birincil malların ihracatına artan bağımlılık, kamu hizmetlerinde eksiklik ve çevresel krizin dramatik etkileri ile karşı karşıyaydı. Günümüzde çoğu Küresel Güney’de yaşayan yaklaşık iki milyar insan yetersiz beslenmektedir ve dünyanın yarısı temel sağlık hizmetlerine erişimden yoksun durumdadır. Küresel Kuzey güçleri, bu ülkelere uyguladığı uluslararası politikaları radikal bir şekilde terk etmediği ve Küresel Güney ülkelerinin yönetici sınıfları sosyal ve ekonomik politikalarını devam ettirdiği sürece durum; sağlık, ekonomi ve çevre krizlerinin birleşimi ile giderek daha da kötüleşecektir.
Küresel Güney halkları ayrıca zorla yerinden edilme konusunda en çok etkilenenlerdir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin rakamlarına göre 2019’un sonunda 79,5 milyon insan, savaş ve zulüm nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalmıştır (2017 rakamlarına göre 11 milyonluk bir artış). Bu toplamın 45,7 milyonu kendi ülkesi içinde yerinden edilmişti, 4,2 milyonu mülteci statüsü başvurularının sonucunu bekliyordu ve 26 milyonu kendi ülkeleri dışında mülteciydi. Birleşmiş Milletler şimdi bu rakamlara, yerlerinden edilmiş ancak önceki kategorilerin hiçbirine uymayan ve tehlikeli koşullarda yaşayan 3,6 milyon Venezuelalıyı ekledi. Birçoğu ekonomik nedenlerle ülkelerini terk etmek zorunda kalan Venezuelalıların yanı sıra, bu rakamlar genellikle sefaletten ve iklim değişikliğinin sonuçlarından kaçan ve sayıları büyük olasılıkla yakın gelecekte artacak olan insanları içermiyor.
AB’de yönetici sınıfların çoğu ve yükselen aşırı sağ güçler 2015’ten itibaren kıtaya kitlesel mülteci akınlarının olduğunu iddia etmektedir. “Mülteci krizi” teriminin yaygın kullanımı da aynı görüşü yansıtmaktadır. AB’de sığınma arayan göçmenlerin sayısı gerçekten de 2015’ten bu yana, özellikle Suriye’deki savaşın bir sonucu olarak artmıştır ancak 510 milyondan fazla yerlinin bulunduğu bir bölgeye yaklaşık 1.5 milyon insanın gelişi Avrupa için hiçbir şekilde bir kriz olarak nitelendirilemez. Gelişmekte olan ülkeler dünyadaki toplam mültecilerin %85’ine ev sahipliği yaparken, AB çok küçük bir kısmına ev sahipliği yapmaktadır. Örneğin Suriye sorununda mültecilerin çoğuna Türkiye, Lübnan ve Ürdün ev sahipliği yapmıştır. Üstelik bu tür iddialar, AB’nin “Kale Avrupası” politikalarını güçlendirmeye yönelik gerçek tepkisini de gizlemektedir.
Şengen Antlaşması ile AB’nin iç sınırlarının açılmasına AB’nin dış sınırlarının güçlendirilmesi eşlik etmiştir. Hareket özgürlüğü yalnızca Şengen bölgesi vatandaşlarına verilirken, AB’ye (Şengen Bölgesi’ne) ulaşmak daha yoksul, Şengen vatandaşı olmayanlar için, özellikle de Küresel Güney’den gelen nüfus için daha karmaşık hale getirildi.
Dublin Sözleşmesi ile AB, sınır kontrol alanında, ekonomik politikalarında etkili olan üye devletler arasında dayanışma yoksunluğuna neden olmuştur. Gerçekten de, Dublin Sözleşmesi, AB’den sığınma talep eden mültecilerin, başvurularını giriş yaptıkları ülkede yapmalarını ve talepleri değerlendirilene kadar orada kalmalarını şart koşmaktadır. Aksi takdirde, başvuru sahibi o ülkeye iade edilmekle yükümlüdür. Bu da Şengen bölgesindeki “cephe hattı” ülkelerinin (özellikle Yunanistan, İtalya ve İspanya’nın) göçmenleri AB dışında tutmak için kirli işleri yapmalarını gerektirmektedir. Daha sonra buna AB için bir sınır kontrol kuruluşu olan Frontex’in kurulması eşlik etmiştir. Frontex’in 2005 yılında 6 Milyon Euro civarında olan yıllık bütçesi, 2015 yılında 143 Milyon Euro civarına, 2019 yılında ise 330 Milyon Euro civarına yükselmiştir. Son yıllarda, gözaltı merkezlerinin yaygınlaştırılması, sınır devriyesi için yeni teknolojilerin kullanımı ve mültecilerin sınır geçişini önlemek için duvar ve çit inşası ile üye devletler içerisinde göçü bastırma araçları sürekli artmıştır.
Dahası, AB, diğer devletler veya kurumlar ile anlaşmalar sağlayarak; zorlama, gözaltına alma, gözetleme ve kontrol işlevlerini dışarıdan temin etmektedir. Bu sayede, Akdeniz kıyısında ve ötesindeki üye olmayan çok sayıda ülke tampon bölgelere dönüştürülmüştür ve böylece AB’nin sınır savunmasının bir dış halkası olarak ilhak edilmiştir. Bununla birlikte bu dış bekçilerin en önemlileri Türkiye ve Libya’dır. 2015 yılında, AB’nin Valletta Göç Zirvesi, Libya’nın gözaltı merkezlerinin finanse edilmesi konusunda anlaşmaya vardı ve bu durum Kasım 2017’de CNN’nin bu merkezlerden birinde “köle müzayedesi” olduğunu gösteren bir video kaydını yayınlaması ile gündeme geldi. Aynı zirve; Sudan, Etiyopta, Nijer, Nijerya, Mali ve Senegal’deki sınır denetiminin güçlendirilmesi için kalkınma fonlarına 2 Milyar Euro harcamayı kabul etti. Mart 2016’da bir başka anlaşma AB ile Türkiye arasında imzalandı ve anlaşma ile Türkiye kıyılarından illegal geçişleri önleyeceğini taahhüt etti. Karşılığında ise AB, mültecilerin Türkiye’ye yerleştirilmesi için vereceği 3 Milyar Euro ile birlikte Türkler için vize kısıtlamasını kaldıracaktı ve yeni bir katılım müzakeresi açacaktı.
Mart 2020’de Ankara’nın anlaşmaya uymayı durdurma kararı ile birlikte Türkiye ve Yunanistan arasında kriz patlak verdi. Bu durum, anlaşmanın nasıl bir siyasi baskı aracı olarak kullanıldığını göstermiş oldu. Böyle politikalar ahlaken yanlış olmasının yanı sıra Akdeniz’i de bir toplu mezarlığa dönüştürdü. Ocak 2014 ve Aralık 2019 arasında en az 19.803 insan Avrupa’ya ulaşmak için sınırı geçmeye çalışırken öldü. Stathis Kouvelakis de ikna edici bir şekilde, son yıllarda göçmenlerin AB’ye gelmesini önlemek için alınan önlemlerin bu trajediden sorumlu olduğunu savunmaktadır ve ayrıca 2016 AB-Türkiye anlaşmasından bu yana, “aylık ölüm oranlarının düşerken, ölümlerin geliş başına artmaya devam ederek 2016’dan bu yana ikiye katlandığını göstermektedir.
Yüzbinlerce insanın ülkelerini terk etmesine neden olan durumlarda Avrupa ezici bir maddi ve manevi sorumluluk üstlendiğinden, bu daha da kabul edilemez bir durumdur. Avrupa’da sermaye birikiminin yapısal bir unsuru olan başlıca Avrupa güçlerinin sömürge geçmişi, sömürgeleştirilmiş bölgelerin sosyal dokusunu parçalamış ve daha sonra onu şiddetli bir bağımlılık ilişkisi ile değiştirmiştir. Hükmedilen uluslar, onlarca yıl savaşın ardından resmi olarak bağımsızlıklarını kazandıktan sonra sömürgecilik (colonialism) yeni sömürgeciliğe (neo-colonialism) dönüşmüştür. Yani doğrudan boyun eğdirme, şiddetin daha az görünür olduğu ama sanayileşmiş kapitalist merkezlere bağlılığın devam ettiği dolaylı boyun eğdirmeye dönüşmüştür. Dolayısıyla, kendi kaderini tayin etme hakkındaki engeller varlığını devam ettirmiştir.

Yeni Sömürgecilik (Neo-Colonialism), geniş bir politikalar dizisi ile karakterize edilebilir:

-Yerel egemen sınıfların yardımıyla, boyun eğdirilmiş uluslara kalıcı bir borçluluk sisteminin uygulanması

Bu borç sistemi, borçlu devletlerin ulusal varlıklarının sanayileşmiş ülkeler lehine yağmalanmaya devam etmesini sağlamıştır. Bu boyun eğdirilmiş ülkeler borçlarını ödeyemeyince, sistem “Washington Consensus”unun neoliberal politikalarını empoze etmeye yardımcı olmuştur: Alacaklılar, bu borçlu devletlerin; ekonominin kilit sektörlerini özelleştirmeleri, ticaret tarifelerini kaldırmaları, dalgalı döviz kurları ve değişken faiz oranlarını benimsemeleri, kamu harcamalarını düşürmeleri koşuluyla, borçlu devletlere geri ödemelerine devam etmeleri için yeni krediler ve/veya geçici borç hafifletme teklif etmişlerdir. Bu politikalar, bağımlı devletleri uluslararası rekabette daha savunmasız hale getirir, ekonominin kazançlı sektörlerine ve kamu hizmetlerine yatırım yapmalarını engeller, geri kalan yerel ekonomileri yok eder ve böylece nüfusu kalıcı bir risk ve yoksulluk durumuna mahkum eder.

-AB ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından teşvik edilen, endüstriyel olarak gelişmiş ülkeleri destekleyen ve ihracata dayalı ekonomik modellerin geliştirilmesini teşvik eden serbest ticaret kurallarının ve anlaşmaların uygulanması (Örneğin; AB ile Afrika ve Karayipler arasındaki Ekonomik Ortaklık Anlaşmaları).

Bu yolla, boyun eğdirilmiş uluslar, gıda egemenliklerine ve kendi kendilerine sürdürülebilirliklerine zarar veren ihracat için bir veya birkaç ekonomik sektörün geliştirilmesine ayrıcalık tanır. İhracata dayalı ekonomik modeller, ücretlerin düşürülmesi ve çalışma koşullarının kötüleşmesi yoluyla rekabetçilik yarışını da teşvik eder.

-Sanayileşmiş devletlerin ve çok uluslu şirketlerin, ekonomik çıkarlarını korumalarının bir yolu olarak yozlaşmış ve otoriter liderlere siyasi, mali ve maddi destek.

Siyasi desteğin çarpıcı bir örneği: Zeynel Abidin Bin Ali, Hüsnü Mübarek ve Beşar Esad, en yüksek Fransız nişanı olan Fransız Onur Lejyonunu aldı. Aralık 2010’da Tunus’ta ayaklanma patlak verdiğinde Fransa, Ben Ali’ye gösterileri bastırma konusunda bilgilerini sundu. Benzer şekilde Mısır ve Suudi Arabistan -rejimleri Orta Doğu’nun jeopolitik kaosuna büyük ölçüde dahil olan iki devlet- son yıllarda Fransız ve İngiliz ağır silahlarının güvenilir alıcıları oldular.

-Avrupa uluslarının ekonomik çıkarları tehdit edildiğinde, hükmedilen ulusların siyasetini; ekonomik ve mali şantaj, darbe desteği veya doğrudan askeri müdahale ile engelleme.

Avrupa’da kapitalizmden ayrılan halk hükümetleri kurmayı amaçlayan sosyal ve politik sol güçler için, Küresel Güney ülkeleri üzerindeki bu egemenlik politikalarına son vermek ve bunları işbirliği ve dayanışmaya dayalı politikalar ile değiştirmek zaruridir.
Yazının orijinali için: http://www.cadtm.org/Impact-of-European-policies-on-the-Global-South-and-possible-alternatives?utm_source=dlvr.it&utm_medium=facebook

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir