Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi

26 Mayıs 2014 sabahı Avrupalılar siyasi bir depremle uyandılar. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ partiler beklenen ama bir türlü kabullenilmeyen bir başarıya imza attılar. Fransa’ dan aşırı sağcı parti Ulusal Cephe, merkezdeki sağ ve sol partileri geride bırakıp birinci parti olarak çıktı.[1] (ATİKKAN, Avrupa Benim; Batı Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi, 2014) Peki Avrupa’ da aşırı sağın yükseliyor olmasının sebebi neydi? Bu Avrupa siyaseti için ne ifade ediyordu? Avrupa’da aşırı sağın yükselişini bu ülkelerde yerel ve ulusal seçimlerde, Avrupa Parlamenrosu seçimlerinde artmakta olan oylarından, özellikle göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı Batı Avrupa ülkelerinde göçmen karşıtı gösterilerin, göçmenlere saldırıların ve cinayetlerin artmasından, aşırı sağ parti alt örgütlenmelerinde yaşanan  hareketliliklerden gözlemleyebiliyoruz. Bu partiler internet üzerinden aşırı sağa yatkın kesimleri tarafına çekmek için gruplar kuruyor ve gerekli faaliyetleri destekliyor. Aşırı sağ ya da radikal sağ, siyasette sağ görüşün en üst olduğu noktayı ifade eder. Toplumsal sınıflaşmayı normal gören ve hatta destekleyen radikal sağ, bazı zümrelerin ve grupların daha üstün olduğunu kabul etmektedir. Bu ideolojiden bahsederken genellikle sosyalizm, otoriteriz ve komünizm karşıtlığından bahsedebiliriz. Aşırı sağ millet ayrımcılığı, yabancı düşmanlığı, göç ve sığınmacı karşıtlığı, küreselleşme ve bölgeselleşme karşıtlığında kendini göstermektedir.

            Makalede öncelikle Avrupa’ daki aşırı sağın yükselişinin sebepleri üzerinde durulacaktır.  Avrupalının yeni kimlik arayış süreci ve ‘’ötekiler’’ in yaratılış süreci, Almanya’da ve İngiltere’ de aşırı sağın hangi ölçüde halk nezdinde yaşam alanı bulduğu ve örgütlenmelerinin hangi yollarla, ne şekilde meydana geldiği gibi sorulara cevap verilmeye çalışılacaktır. Ayrıca Türkiye’ nin Avrupa Birliği sürecinde yaşadıkları üzerinden aşırı sağa değinilecektir. 

           Türkiye’nin en büyük ticari ve siyasi partneri olan Avrupa Birliği ülkeleri içindeki sağ eğiliminin özellikle son yıllarda izlediği gelişmelerin takip edilip, belirli ülkelerde son yıllarda kayıtlara geçen yüksek oy oranlarının yıllara göre artışını analiz ederek, karşılaştırılarak yükselen sağ trendin varlığının bir nevi kanıtlanışı amaçlanmaktadır  ve özellikle bu belirli ülkelerde sarf olunan sağ söylemlerin incelenip altta yatan önemli sebeplerin ortaya konması öncelikli amaçlardandır.

 

Avrupa'da Aşırı Sağın Yükseliş Nedenleri

                   Avrupa geçmişinde aşırı sağ ile faşizm ile yüzleşmiş ve bunu 2. Dünya Savaşı sonunda halletmiş bir medeniyettir. Fakat bugün için bahsettiğimiz aşırı sağ ile 1930’ da aşırı sağı aynı şeye tekabül etmemektedir. Bugün aşırı sağı yükselten nedenler başta dünya konjonktüründeki değişim, ekonomik kriz ve Avrupa için geçerli olabilecek birlik olmanın sorunları vb. çeşitli problemlerdir. Bugünkü aşırı sağ ırkların biyolojik farklılığı üzerinden değil kültürel farklılık üzerinden yürümektedir. Tabi ki bunun da istisnası vardır; örneğin Yunanistan’ da aşırı sağ Altın Şafak, göçmen düşmanlığını biyolojik farklılık üzerinden yürütüp tüm göçmenlerin ülkeden atılmasını savunmaktadır. Fakat Batı Avrupa’nın geneline baktığımızda bu istisnai görememekteyiz. Batı Avrupa’ da kültürel farklılık ve uyumsuzluk kaygısının sonucu bir aşırı sağ yükselişinden söz etmek mümkündür. Bugünkü Avrupa’ da aşırı sağ partilerin yakaladığı ilerlemenin temelleri 1980’ lere dayanmaktadır. Bu zaman zarfında Avrupa toprakları Neoliberalizm ile tanışmaya başlamıştır. Neoliberalizm ekonominin devlet kontrolünden soyutlanmasını ve  piyasayı serbest ekonominin ve özel teşebbüslerin yönetmesi gerektiğini savunan düşüncedir. Fakat Amerikan üretimi Neoliberalizm aslında Avrupa vatandaşları için o kadar da iyi sonuçlar doğurmayabilirdi. Avrupa ülkeleri Neoliberal ekonomi politikalarıyla 1970’ lerin sonunda, 80’ lerin başında tanışmaya başlamışlardır. Yani dünya konjonktürü değişmeye başlamıştı ve Neoliberalizmin rüzgarları Avrupa coğrafyasına taşınmıştı. Bu konjonktür değişimi Avrupa’nın kurmuş olduğu sosyal ve ekonomik düzenin değişimini ve bölüşümün daha az adaletli olmasını ifade ediyordu. Avrupa’ da 1980’ lerde Neoliberal politikalar insanların sınıflarını sorgulamalarına sebep olmuştur. Ayrıca Avrupa sanayisi bu dönemde Asya’nın ucuz iş gücüyle rekabet etmek zorunda kalmıştı.

       Neoliberalizm piyasa ekonomisi ve serbest teşebbüsler ile toplumun refah düzeyi üzerinde artışı ifade etse de aslında Avrupa’da sosyal devlet düzeni Birleşik Devletler’ den çok daha iyiydi ve bunun sonuçları Avrupa toplumu için çok iyi olmayacaktı. Bireyin refah düzeyi üzerindeki artış azalmaya başlayınca Avrupa’ da sosyal adalete dayalı kalkınma modelinin sorgulanmasına sebep oldu.

       Neoliberal dönüşüm, eşitlikçi Avrupa toplumlarında gelir dağılımını çarpıttı ve Avrupa’yı Avrupa yapan geniş orta sınıfın gücünü ve güvenini derinden sarstı. Tekleyen Avrupa ekonomileri, Avrupa’nın kimliğini oluşturan refah devletini sürdürmekte zorlanmaya başladılar.[2] (ATİKKAN, Avrupa Benim; Batı Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi, 2014) Avrupa sanayisi Asya ile rekabette kan kaybederken Avrupa ekonomisinde hizmet sektörünün payı hızla artmaya başlıyordu. Bu değişimin ciddi sosyal sorunlara sebep olacağı toplumun sınıfı, aidiyeti, toplumu sorgulama başlamasıyla önemli sinyallerini veriyordu. Orta sınıf nasıl tanımlanacaktı?  İşçi kimdi? Bu sınıf sorgulaması kültürel aidiyet konusunun üretilip halka mal edilmesiyle evirilecekti. Bu muhafazakar Avrupalı elitlerin sanayi sonrası toplumun sorunlarını çözme yöntemiydi. Sınıf sorgulamaları kültürel aidiyet olgusunun empoze edilmesiyle farklı bir boyuta taşınacaktı. Bu Avrupa’da muhafazakarların sanayi sonrası toplumun sorununu çözme yöntemiydi. Böylece esnaf ve meslek sahibi bir sınıf değil kültürel değerlerden bahsedilecekti. ’Ötekiler’ i yaratma olayı bu ortak kültürü algısını insanların kafasında yer etmesi için bir mecburiyetti. Bu ötekiler 2. Dünya Savaşı’nın ardından ekonomilerini toparlamaya çalışan Batı Avrupa devletlerinin genel algı çerçevesinde ‘’misafir işçi’’ olarak çoğunlukla Müslüman ülkelerden aldıkları insanlardı. Entegre olmakta sorun yaşayan Müslüman azınlıklar 100 yıl öncesinin Avrupalı Yahudileri gibi değillerdi. Yahudiler’ in entegre olması daha kolaydı fakat aşırı faşist Hitler için bu bile yeterli değildi. Şimdi Hitler’ in izinden giden Alman Ulusal Demokrat Partisi (NPD) geçmişte Yahudilerin adapte olduklarını ama Müslüman ülkelerden göç eden işçilerin adapte olamayıp Avrupa kültürüne uyum sağlayamadıklarını iddia ederek göçmen karşıtı hatta düşmanı politikalar izleyip hükümeti bu konuda zorlamakta ve halkı bu konuda provoke etmektedir. 1960’ lardan itibaren fabrikalarda çalışıp ortada görünmeyen işçiler 1980’ li yıllarda ‘biz varız, buradayız’ dediklerinde Avrupa başını devekuşu gibi gömdüğü kumdan çıkardı.[3] (ATİKKAN, Avrupa Benim; Batı Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi, 2014)

Misafir diye tabir edilen ama çoğu kalıcı olan göçmenlerin bu çıkışı Avrupa için bir yoklama niteliği taşıyordu. Avrupa için yeni soruların ve sorunların kapısı aralanmıştı. Bu göçmenler Avrupa kültürünün nasıl birer parçası olacaklardı? Şimdiye kadar entegre olamamışlardı fakat özellikle Almanya’ da misafir olarak tabir edildikleri için, kalıcı olacakları düşünülmediği, ya da ertelendiği için ve yine en fazla işçi göçünü Almanya aldığı için olayın tam olarak merkezi konumundaydı. Çok kültürlü bir toplum modeli başarılı olabilir miydi? Avrupa’ da İslam’a ne ölçüde izin verilebilirdi? gibi bir çok soru o zamanın sorulan soruları arasındaydı. Bu sorular Avrupa siyasetinde zamanda göçmen sorunu adını almaya başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 11 Eylül El Kaide terör saldırısı Avrupa’ da da büyük bir ilgi ve dikkatle izlenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde Müslümanlar nüfusun oranı %1 e bile zar zor tekabül ederken Avrupa’da %6-7 civarındadır. Washington merkezli PEW araştırma merkezinin öngörülerine göre 2050′ de yüzde 6 olan Müslüman nüfusu 2050′ de yüzde 20′ yi bulacak.[4] (NTV HABER, 2013)  11 Eylül saldırıları sonrasında ise göçmen sorunu yerini İslam sorunu halini almıştır ve bu yeni ismiyle Avrupa’da kimlik tartışması devam etmiştir. Artık çok daha belirgin bir şekilde Müslüman göçmenlerin Avrupa kültürüne uygun hayat tarzlarının olmadığından bahsediliyordu. Göçmenlere karşı şiddet olaylarındaki patlama da yine aşırı sağ partilerinin faaliyetlerinin artışını ve aşırı sağ cephesinde yaşanan hareketliliğini bizlere göstermektedir. 22 Temmuz 2011 yılında aşırı sağ kökeni bulunan Anders Breivik’in  Norveç’te yaptığı saldırı da altı çizilmesi gereken başlıklardan bir diğeridir.

         Sağ kanadın bir diğer unsuru yeni muhafazakarlar, Müslümanların Batı’nın yeni düşmanıdır görüşünü halka empoze etmeyi başarmışlardır. Yeni muhafazakarların dünya görüşünün şekillenmesinde ünlü hukukçu ve düşünür Carl Schmitt’ in büyük etkisi oldu. (Schmitt, 2006)  Carl Schmitt’ e göre her toplum radikal bir düşmana göre şekillenirdi. Schmitt, ‘’Demokrasiler kendi homojen yapısını tehdit eden yabancı unsurları reddederek ve dışarda tutarak politik gücünü sergiler.’’ diyordu.[5] (Mishra, 2009)  20. Yüzyılın son çeyreğinde Sovyetler Birliği düşmandı fakat o yıkılınca onun yerini daha sonra ‘’İslam’’ aldı.

 

Araştırmalara göre Avrupalıların üçte ikisi Müslümanlarla yakın ilişkileri tehdit olarak algılamaktadır ve Almanya menşeili bir başka kamu yoklaması da bizlere gösteriyor ki halkın yarısı Hristiyanlık ile İslam arasında bir kültür savaşı olduğunu düşünüyor. Yani buradan çıkarabileceğimiz sonuç Sağın bir kanadı olan yeni-muhafazakarlar başarılı olmuşlardı.

Avrupa'da Merkezin Sağa Kayması

                 Temsil krizi merkezdeki sağ ve sol partilerin söylemlerinin birbirlerine benzeşmesidir. Avrupa’da özellikle sol partilere büyük  hasar aldıran temsil krizini Avrupa’ da, bunun asla olmayacağı düşünülen koalisyonların olması kanıtlıyor. Sol, Avrupa’da adaletli paylaşımı ön planda tutan bir siyaset izlemeye çalışıyordu fakat küresel rekabetin artması, Neoliberalizmin etkileri, daha zorlu koşullar ve daha az devlet müdahaleciliği gibi etmenler solun jargonu ile pek uyumlu değildi. Yeni konjonktürde, işçi haklarını savunmakta güçlük çeken sol derinden sarsılmaya başladı. Sol kendi tabanı ile karşı karşıya gelmeye başladı ve aşırı sağ partilerin de durumu manipüle etmesiyle iyice zorlandı, hırpalandı. Ekonomik kriz Sağ partilerin gerek popülist söylemler, gerek hükümeti yıpratıcı hamleleri ile sol seçmene çengeli atmayı başarmıştır. Ayrıca Merkez sağ partiler de halka hitap etmekte başarısızlık yaşadıklarında daha popülist söylemler kullandılar ve gerekli yerlerde aşırı sağın argümanlarını kullanmaktan geri durmadılar. Çok kültürlülüğü entegrasyon önündeki engel olarak gören görüş aşırı sağ partiler tarafından merkez partilere ve iktidardaki partilere empoze edilmeye çalışılmıştır. Örneğin Alman Başbakanı Angela Merkel, 1 Ekim 2010’ da ‘’…Çok kültürlülük tamamen başarısız oldu. Almanya kapılarını göç dalgasına açmadan önce entegre olmayanlara karşı daha katı bir tutum sergilemelidir.’’ demiştir.[6] (Mercan, 2012)  Ekonomik sıkıntılar sadece Sol partileri ve merkez partileri yıpratmakla kalmadı, ayrıca Brüksel bürokrasisine olan itimadı da sarsmaya başladı. Bu güven bunalımı da yine aşırı sağ partilerin söylemlerinde çokça yer edindi, güzel kullanıldı. Aşırı sağ partiler çok kültürlülük adı altında halka mal edilmek istenen şeyin aslında Avrupa Kültürü’nü yozlaştırdığını ve hatta Avrupa Kültürü’ne bir suikast girişimi olduğunu da iddia etmektedirler. Anti-Brüksel, anti-küreselleşme, anti-göçmen ve özellikle anti-İslam gibi söylemlerle hırçın ve yırtıcı bir dil geliştirdiler.[7] (ATİKKAN, Avrupa Benim; Batı Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi, 2014) Yani özetle dünyada ve Avrupa kıtasında siyaset düzeni değişirken sağ partiler durumu lehine çevirmek konusunda harika bir iş çıkarmışlardır.

Almanya'da Aşırı Sağ

            2. Dünya Savaşı sonrasında modern Alman toplumuna ırkçılığın ve faşizmin reddi şekil verdi.[8](Atikkan, İçi Boşalan Merkez, 2014) Nazi Almanya’sının 2. Dünya Savaşı’na sebep olması ve bütün kıtayı savaşın kucağına itmesi, faşizmin Almanya’yı bir kez daha tüketmesi ve hırpalanması Alman tarihi açısından alınan en önemli derslerden biridir. Nazi Almanya’sı yükünün ağırlığını taşıyan Alman milleti ayrıca Avrupa Birliği içerisindeki yeni rollerine büyük bir bağımlılıkla ve ciddiyetle sarılmışlardı. Avrupa kimliği yaratmak konusunda diğer Avrupa ülkelerinin önünde oldular ve yol gösterdiler. Bu onların davası gibiydi ve Doğu ve Batı Almanya birleştikten sonra da ısrarla Avrupa kimliğini vurgulamaya devam ettiler. 21 yüzyılda ise Almanya’nın geçirdiği travmaları görmemiş yeni nesil ulusal sembolleri ve Almanya tarihini öğreniyordu ve ‘light vatanseverlik’ sergileniyordu. Bu yeni süreçte Avrupalılık söylemi azalmadı ama Alman sembollerine ve Alman kimliği konusunda bastırılmış olan hisler artık korku duymadan dışa vurulmaya başlandı. Muhakkak kimlik konusu ucu sonu olmayan bir mevzuydu. Bir kere bu konuya daldığında içinden çıkması hayli zor bir hal alıyordu. Bu konu beraberinde bazı soruları da getiriyordu. Örneğin Batı kültürü ile Avrupa kültürü aynı mıydı?, beraber mi ele alınması gerekiyordu? Zeynep Atikkan’ ın konuştuğu Alman muhafazakarların çoğu bu soruya ‘’ Batı Amerikasız olmaz.‘’ diye cevapladılar.[9] (Atikkan, Avrupa Kimliği ve Yeni Almanya, 2014) Avrupalı liderler, siyaset adamları, akademisyenler, belki de halk da böyle düşünürken Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupalı liderlerin telefon konuşmalarını dinlettiği ortaya çıktı. O dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanı da Obama idi. Gerçekten Batı kültürünü sarsan bir durum söz konusu olmuştu. Avrupa kimliği üzerinde pek çok tanım kurulmuştur. Bunlar çoğu zaman tarihsel olayları alıntılamaktan geçiyor ve genellikle Almanya’da bu kimlik Türkler üzerinden tanımlanıyordu.

Örneğin Hristiyan Demokrat Parti parlamento grubu başkanı Jan Bittner Zeynep Atikkan’ a ‘’Bizim Avrupa anlayışımız tarih boyunca elde ettiğimiz birikimdir. Avrupa’da kilise ve devlet işlerinin ayrılması uzun süre kavgalar sonucunda gerçekleşti. Bu mücadele Batı kimliğinin çok önemli bir unsur teşkil etmektedir. Türkiye bu tarihi mücadeleyi vermedi. ‘’ demiştir. Yani vurgusu Türkiye’yi dışlamak olmuştur ve tarihe gönderme yapıp Türkiye’yi vurgusunu pekiştirmiştir.  Hristiyan Sosyal Birlik Partisi milletvekili Thomas Silberhorn’ a göre ise kimlik politikası Avrupa’nın bir iç meselesidir. Kimlik konusunu medeniyetler çatışmasının da üstünde görür ve küresel olmadığını dile getirir.

        Alman aşırı sağ partilerin siyasetteki başarılarının seviyesi son yıllarda yukarı yönlü bir ivme kazanmıştır. Bunu sadece yerel ve ulusal bazdaki seçimlerdeki başarılarından değil, aynı zamanda dolaylı bir şekilde siyasete olan etkilerinin artmasından çıkarabiliyoruz. Aşırı sağ partiler Avrupa genelinde daha tek başlarına iktidar olamadılar fakat koalisyon kurmayı bazı ülkelerde başardılar. İtalya’da, Avusturya ve Danimarka’da merkez sağ partilerle beraber koalisyonlar kurdular. Aşırı sağ partilerin koalisyon kurabildiği bu ülkeler göç kanunlarının da en sıkı olduğu ülkelerdir. Fakat aşırı sağ partiler bu ülkelerde iktidarın sınırlı ortaklarıdır ve karar alma mekanizmasına müdahalelerinin daha sınırlı olduğu aşikardır. Ayrıca ülkelerdeki mevcut liberal yargı organlarının da bu partiler ve yaptıkları üzerinde kontrolü söz konusudur.

Seçimlerde aşırı sağın yükselişi arttıkça, merkez sağ partilerin söyleminde de aşırı sağ partilerin söylemine daha yakın bir dil kullandıklarını görmeye başlıyoruz. 2. Dünya Savaşı sonrasında  Almanya’daki merkez partileri arasında aşırı sağ partilerle koalisyon kurmamak, iş birliğine gitmemek ve onlara müsamaha göstermemek konusunda bir uzlaşma söz konusu olmuştu. Bu ülkede savaşın ardından hala faaliyette olan aşırı sağ partiler vardı fakat oldukça küçüktüler ve ülke siyasetinde dışlanmış bir durumda bulundukları için siyasal parti sistemi içerisinde oldukça marjinal kalıyorlardı. Almanya’da bu mevzu bahis uzlaşma sadece isteğe bağlı değil, aşırı sağ örgütlenmeleri ve partileri kapatma yetkisi dahi olan Anayasa Mahkemesi kontrolü söz konusuydu. Almanya’ da İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren aşırı sağa sınırlı bir siyasi alan yaratılmıştır, tarihindeki Nazi hüsranından dolayı Almanya , aşırı sağ partiler konusunda Avrupa’daki diğer ülkelere göre daha hassas davranmak zorunda kalmıştı. O dönemde Almanya’da aşırı sağ partiler sürekli yolsuzluk ve yetersiz nitelikte bireylerden oluşmakla suçlanmaktaydılar. Nazizm’le olan bağlarından ötürü de halk onlara yüz çevirmişti, halkın büyük çoğunluğu onlara saygı duymuyorlardı. Bu ve buna benzer birçok sebep dolayısıyla Almanya’da sağ partilerin saygınlıkları ve ulusal parlamento seçimlerindeki başarıları diğer Batı Avrupa ülkelerine göre düşük kalmıştır.

 Hiçbir aşırı sağ parti bu zamana kadar Alman federal parlamentosu olan Bundestag’ a girememiştir.[10] (Howard M. M., 2001) 1989 yılında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de Cumhuriyetçiler ‘in almış olduğu %7,1 oy dışında başarılı oldukları söylenemez. Buna karşın Almanya’da aşırı sağ partiler yerel düzeyde daha güçlüdürler. Alman Ulusal Demokrat Partisi (NPD), Alman Halk Birliği (DVU), Cumhuriyetçiler ve Yabancıları Durdur  (Stop Foreigners) ve Köln Yanlısı (Pro-Cologne) partileri temsilcileri belediye ve bölgesel meclislerde yer alabilmektedirler. 1990’ ların ortalarına kadar aşırı sağ partiler, Batı Almanya’da Doğu Almanya’ya göre daha iyi sonuçlar almışlardır. Ancak 1990’ ların ortalarından itibaren Doğu Almanya’da Batı’ya göre daha iyi sonuçlar alınmaya başlamışlardır.[11] (Schellenberg & Langenbacher, 2011) Alman Ulusal Demokrat Partisi (NPD) 1964 yılında kurulmuştur. Partinin programı Nazi yanlısı bir çizgiydi ve Katolik unsurları da barındırmaktı. Ayrıca komünizm karşıtlığı da vardı. Bu partisinin organizasyonel problemleri vardı ve ekonomik sıkıntılar çekiyordu. Ayrıca partiyi çekip çevirecek güçlü ve karizmatik bir liderinin olmayışı da büyük problemlerden biriydi. Fakat 1996 yılında partinin başına gelen Udo Voigt partiyi bulunduğu marjinal konumdan bir nebze kurtarmaya başarmıştır. Udo Voigt seçildikten sonra şuan hala Alman Ulusal Demokrat Parti (NPD)’ nin kullanmakta olduğu parti programını hazırlamıştır. Bu parti programı milliyetçi, popülist, kapitalizm ve komünizm karşıttı öğeler içeren bir programdı. Bir parti kongresinde Udo Voigt üç temel stratejik kampanya belirler, bunlar sokaklar için savaş, zihinler için savaş, oylar için savaş ve buna ek olarak 2004’ te eklediği organize irade için savaş şeklindeki hedeflerdir. Ayrıca seçimlerde başarılı olmanın anahtarının diğer sağ partilerle iş birliği içerisinde olmaktan geçtiğinden de bahsetmiştir. Onun ardından 2011 yılında parti başkanı olarak Holger Apfel seçilmiştir. Aşırı sağ partilerdeki küreselleşme ve çok kültürlülüğe karşı çıkış Alman Ulusal Demokrat Parti (NPD) tarafından da uygulanmış, küreselleşmeyi Avrupa ve Alman kültürünün kaybı olarak yorumlamaya başlamışlardır. Bu parti yabancıları tüm sosyal ve ekonomik sorunların sebebiymiş gibi sunmak ve aslında bütün sebepleri tek bir alt sebebe indirgeyip göçmen ve Müslüman düşmanlığı yapıp onları ‘’günah keçisi’’ ilan etmektedirler. Bu parti tarafından yabancılar tehdit olarak lanse edilmekte ve geri gönderilmelerinin gerekliliği medya aracılığıyla savunulmakta, merkez sağ partilere bu konuda baskı kurulmaktadır. Türk göçmenler Almanya’da aşırı sağın ‘’öteki’’ leri arasında bulunmaktadır.[12] (Williams, 2010)  Çocuk yardımları ve diğer sosyal kurumların verdiği yardımlardan Türklerin ve göçmenlerin değil sadece Almanların yararlanması gerektiğini savunmaktadırlar. Almanya’da aşırı sağ partilerin çokça kullandığı bir slogan (‘’Deutschland den Deutschen’’) yani ‘’ Almanya Almanlarındır.’’ sloganı olmuştur. Udo Vioigt ayrıca Alman hükümetinden Alman ailelerine daha çok  yatırım yapması gerektiğini ve desteklerin tamamını Alman milletine odaklanması talep etmekteydi. Bu görüşünü şu sözünden de anlamak mümkün; ‘’Göçmen değil Alman çocuklara ihtiyacımız var. Çocuk sayısı arttırılmalı…’’[13] (Zaman Avrupa, 2012)  Udo Voigt Alman Ulusal Demokrat Partisi (NPD)’ nin Müslüman göçmenleri nasıl gördüğünü şu sözlerinden de çıkarmak mümkündür.  ‘’ Biz NPD olarak Müslüman ve İslam düşmanlığı yapmıyoruz. NPD olarak zaten göçmenleri ülkelerine gönderdiğimizde bu tartışmalar son bulacak’’ demiştir. Ayrıca Voigt Almanya’nın göçmen ve sosyal politikalarını, Alman işçiler işsiz dururken göçmenlere iş verilmesine karşı olduklarını belirterek eleştirmektedir. Şu an Almanya’da göçmen üst sınırının 10-15 olduğunu söyleyerek iktidara gelmeleri halinde 5 yıl içerisinde göçmen oranını yüzde 80 oranında azaltmayı hedeflediklerini söylemiştir. Tek başına iktidara ve hatta koalisyon kurmaya bile çok uzak bir partinin bu söylemi son derece tehlikeli ve popülist olarak yorumlanabilir. Alında Voight bunu derken sadece Türkleri değil aynı zamanda diğer Avrupa Birliği ülkelerinden gelen göçmenleri de kastetmiştir. Alman Ulusal Demokrat Parti (NPD)’ nin hem Avrupa Birliği’ni hem de Almanya’nın politikalarını ve iktidar partisini yıpratan söylemleri ve organizasyonları sonrası Almanya’da 2003 senesinde NPD partisinin kapatılması için bazı girişimlerde bulunulmuştur. Ancak Anayasa Mahkemesi’ne bu talep doğrultusunda açılan dava geri dönmüştür. Özellikle Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), Alman Ulusal Demokrat Partisi (NPD)’ nin kapatılması gerekliliğini vurgulamış ve bunun için uğraşmıştır. NPD’ nin kapatılması mevzusu Türk göçmenlere yönelik artmakta olan ‘dönerci cinayetleri’’ dolayısıyla tekrar gündeme gelmeyi başarmıştır.

 

Ayrıca eski NPD başkanı Udo Voigt  başarılı olmak için gerekirse diğer sağ partilerle beraber hareket edilmesi gerektiğinden de söz etmiştir. NPD’ nin DVU (Deutsche Volksunion) partisi ile birleşmesi görüşülmüştür fakat netice elde edilememiştir. Almanya’da göçmen karşıtlığını sadece aşırı sağ partilerde değil, günümüzde merkez sağ partilerde de görmeye başlıyoruz. Örneğin Alman Başbakanı Angela Merkel, 1 Ekim 2010’ da ‘’…Çok kültürlülük tamamen başarısız oldu. Almanya kapılarını göç dalgasına açmadan önce entegre olmayanlara karşı daha katı bir tutum sergilemelidir.’’ demiştir.

 

      Ayrıca Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) kökeni bulunan Alman Merkez Bankası üyesi ve eski Berlin Maliye Bakanı Thilo Sarrazin kitabında Müslüman göçmenlerin Almanya’ya entegre olmak istemediklerini savunmuştur. Alman hükümetini de göçmenlere verilen haklar açısından fazla cüretkâr olmakla suçlamıştır. Hatta daha ileri giderek ‘’ Avrupa’da hiçbir din bu kadar talepkar değildir, hiçbir göçmen grubu refah devletine bu kadar bağımlı değildir ve suçlarla bu kadar bağlantılı değildir.’’ demiştir.[14] (Slackman, 2010)  Alman Ulusal Demokrat Parti (NPD) eski başkanı Udo Voigt, 2010 yılında vermiş olduğu bir mülakatta, Sarrazin’ in kitabını büyük bir memnuniyetle karşıladığını ve NPD partisinin yıllardır savunduğu şeylerin Thilo Sarrazin kitabında yer aldığını söylemiştir. Yine Voigt bu kitap sayesinde NPD’nin internet sitesinin baş kat daha fazla tıklandığını söylemiştir. Kitabı okuyanların NPD’ ye olan bakış açısını da değiştirdiğini düşündüğünü söylemiştir.

           Almanya’da aşırı sağ şiddet olayları sıklıkla görülmektedir. Batı Avrupa ülkeleri arasında en çok sağ şiddet olaylarının görüldüğü ülke Almanya’dır. Aslında Almanya’da partiler arası uzlaşı sayesinde aşırı sağ partiler ve bunların yaratmaya çalıştığı hareketler önemli oranda bastırılmıştır. Almanya Anayasa Mahkemesi de aşırı sağ örgüt ve organizasyonların oluşturulmasına sınırlama getirmekte başarılıdır. Fakat ne Anayasa Mahkemesi ne de partiler aşırı sağ şiddet eylemlerini bastırmak konusunda pek başarılı olamamışlardır. Almanya’da Türk mahallelerindeki kundaklama olayları ve 2000 sonrasında ‘’dönerci cinayetleri’’ olarak adlandırılan çoğunlukla Türk esnafa yönelik cinayetler bunun en önemli göstergesidir.[15] 

Solingen’ de, Mölnn’ deki göçmen cinayetlerinden, Rostock’ ta ve Hoyerswerda’ daki mülteci kamplarına yapılan saldırılardan sonra bazı aşırı sağ örgütlenmeler kapatılmaya başlanmıştır. Bunun sonucunda aşırı sağ gruplar işlerini resmi olarak yapmaktan vazgeçip bunun yerine daha küçük gruplar halinde yaklaşık 20-30 kişilik gruplar oluşturup daha esnek örgütlenmelere geçmeye başladılar. Almanya’da son tespitlerle beraber bu tip 160 aşırı sağ grup vardır. Yakın bir zamana kadar devlet kontrolünden korunabilen bu grupların bazıları tespit edildikçe Almanya devleti tarafından kapatılmaktadırlar. 2000 ve 2007 yılları arası 8’ i Türk toplam 10 kişiyi 2 bombalı saldırı sonucu öldürmekle suçlanan Nasyonel Sosyalist Yeraltı Örgütü (NSU) suçlanmaktadır. Dava ise Nisan 2013 tarihinde görülmeye başlanmıştır. Bu örgütün de Alman Ulusal Demokrat Parti (NPD) ile bağlantısı olduğu da iddialar arasındadır fakat istihbaratın ve Alman polis birimlerinin aşırı sağ örgütlerle mücadele konusunda eksiklikleri vardır ve Almanya’da aşırı sağ ile mücadele konusunda bir dezavantaj yaratmaktadır. Almanya’da İstihbarat örgütleri daha çok İslamcı teröre, sol grupların çıkarabileceği olaylara ve anarşistlere odaklanmaktadır. Almanya Türk Toplumu (TGD) başkanı olan Kenan Kolat’ a göre devletin bazı organlarının aşırı sağ örgütlere karı kör olabileceğini söylemiştir. 2011 yılında Norveç’te aşırı sağ kökeni bulunan ve 92 kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan Anders Behring Breivik’ in gerçekleştirdiği saldırı sonucunda ancak Almanya ve Avrupa nezdinde daha duyarlı olunmaya başlanmıştır. Almanya’da aşırı sağ örgütlenmeler gruplar tarafından internet aracılığıyla oldukça yaygınlaşmıştır. Aşırı sağ yanlısı Almanca sitelerin sayısındaki artış oldukça yüksektir. Alman hükümeti de bunları ya engelleyememektedir, engelleseler bile yabancı servis sağlayıcıları (VPN)’ ler ile yasakları delerek, kontrolden kurtularak ve izlenmeyerek serbestçe istediklerini yapabilmektedirler.

      Almanya’da Alman Ulusal Demokrat Partisi (NPD) Federal Meclis (Bundestag)’ da 1990 yılında 145,776 oy almış ve  bu sayı %0.4 oranına tekabül etmektedir. 1998 yılında oyları 126,571 oy ile %0.1 oy almıştır. 2002 yılında 215,232 oyla yine %0.1 de kalmıştır. NPD asıl yükselişi bu tarihten sonra yakalamaya başlamıştır. 2005 yılında 857,777 oy ile %1.8 oy oranına ulaşmıştır. 2009 yılına gelindiğinde ise 768,442 oy almıştır ve %1.8 lik oy oranını korumuştur. Son seçimde 634,842 oy ile %1.5 ile sınırlı kalmıştır.  Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 1994 yılında 77,227 oy ile %0.2, 1999 yılında 107,662 oy ile %0.4, 2004 yılında 241,743 oy ile %0.9 oy oranı elde etmiştir. 2009 seçimlerine katılmamış fakat 2014 seçimlerinde Avrupa Parlamentosu’nda bir sandalye elde etmeyi başarmıştır. Alman Ulusal Demokrat Parti (NPD) ‘ ye bir sandalye kazandıran 301,139 oy ile %1.0’ lık orandı.

İngiltere'de Aşırı Sağ

Avrupa’da popülizmin ve aşırı sağın yükselişi büyük çapta Neoliberal ekonomik modelin sosyal ve siyasal sonuçlarıyla irtibatlıdır. 1970 lerin sonundan itibaren Avrupalı ülkeler semalarında politik anlamda Neoliberalizm rüzgarları esmeye başlamıştır. Avrupa’da merkez partileri sağa kayarken İngiltere’ yi Neoliberal politikalar çerçevesinde ekonomiye açan bu konuda Türkiye’ nin Özal’ı Margaret Thatcher’den başkası değildir. Dönüşüm İngiltere’de başladı ve zamanla bütün kara Avrupa’sının siyasal, sosyal ve ekonomik hayatına hücum etti. Bu olaya değişik adlar koyuldu; en fazla rağbet göreni değişimin ekonomik boyutunu anlatan ‘’sanayi devrimi sonrası yeniden yapılanma’’ oldu.[16] (Atikkan, Merkez Sağda Köşe Kapmaca, 2014) Avrupa’nın Neoliberal ekonomi ile gelişen sürecini büyük oranda Margaret Thatcher ve partisi geliştirmişti. Yeni akım Neoliberalizm ile gelişen dönüşüm siyasetten sanata bütün düzen üzerinde bir etkiye ve değişime sebep oluyordu. 1980’ lerde Neoliberal ekonomi modelini benimsemiştir ve Avrupa’da yeni sağın en önde gelenlerinden biri olmuştur. 1980’ li yollarda ekonomide Neoliberal politikayı büyük bir inançla benimsemiş olan M. Thatcher yeni sağ politikaları İngiltere siyaseti üzerinde denemiştir. Başbakan Margaret Thatcher, Avrupa yeni sağının as başkanı olmakta gecikmedi. Bu yıllarda İngiltere ekonomide yeni sağ politikaların denendiği bir laboratuvara dönüştü.[17]  Thatcher iktidarı başlar başlamaz İngiltere’yi piyasa ekonomisinin kucağına itecek hamleleri yapmak için hazırlanmaya başladı. Kamu için harcanan bütçeyi kısarak ve devletin sanayiye olan desteğini keserek bu konuda kararlılığını gösterdi ve ayrıca sert bir giriş de yapmış oldu. Bunların sonucunda işsizlik oranında artış oldu fakat Thatcher bununla fazla ilgilemeyip yoluna devam etti. İngiltere’ de halk için meşakkatli bir dönemin başlangıcı gibiydi bu gelişmeler. İngiltere’nin ekonomi tarihinde bir ilk olarak yoğun özelleştirmeler ve Neoliberal uygulamalar hayata geçirilmeye devam etti. Thatcher imzalı bu özelleştirme furyası dünyaya yayılmaya başladı, Türkiye’de de bu Turgut Özal tarafından uygulanmıştır. Margaret Thatcher hedeflerini bir bir yerine getiriyordu. Günün birinde İngilizlere bir tüyo daha verdi: ‘’ Toplum diye bir şey yoktur. Kadın – erkek bireyler ve onların aileleri vardır ’’ dedi.[18] (Judt, 2011) Bu güzelce düşünülmüş bir mesajdı, Thatcher’ın hedefi sınıf bilincini hedef alarak aslında sendikalara saldırmaktı. Ve zaten 1980’ ler boyunca sınıf aidiyeti ve buna dair kavramlar politikacılar tarafından ya nadiren kullanıldı, ya da hiç dillendirilmedi. Bu kavramlar sanayi devriminin belirleyici sözcükleriydi ve yeni konjonktürde yeri yoktu. 1978 yılında yaptığı başka bir açıklama ile Thatcher, sağ popülist rolünü oynamaya başlamıştır. ‘’ Bu ülkede insanlar başka kültürlerden gelen insanların istilasından korkuyorlar. Biliyorsunuz ki İngiliz karakteri, demokrasi ve hukuk uğruna İngiltere’de ve dünyada çok savaş verdi. İngiliz halkı bu kazanımın yok edileceği algısına kapılırsa tepki gösterir ve gelenlere düşman olur’’[19] (Hervik, 2011)  Aslında bununla beraber İngiltere’de ilk defa göçmenler farklı kültürler olarak ele alınmaya başlandı. Dünyada sağ, İngiltere’de Margaret Thatcher, Birleşik Devletler ’de ise Ronald Reagan ile iş başı yapmıştır. Hatta bu konuda ikisi arasında yakın bir ilişki de doğmuştu. Birleşik Devletler ‘de etkisini hissettiren yeni-muhafazakar düşünce ‘’Ne pahasına olursa olsun sertlik’’ dediğinde Thatcher hiç tereddüt etmeden onaylıyordu. Çünkü zaten Margaret Thatcher’ın amacı İngiltere’ye son zamanlarda mahrum kaldığı gücü ve özgüveni kazandırmaktı. Bu süreçte İngiltere dış politikası daha sert bir hal aldı. 1982 yılında Margaret Thatcher Arjantin’e karşı Falkland Savaşı’nı başlattı ve Demir Leydi ’leşti.[20] (Atikkan, Merkez Sağda Köşe Kapmaca, 2014)  Batı dünyasında yeni bir blok kurulmuştu. Artık diktatörlerin çökmesi gerektiğini savunur tarzda sert bir dil geliştirdiler. Yeni bir süreç başlatılmıştı, daha fazla totaliter rejimlere karşı müsamaha gösterilmeyeceği kesinleşmeye başlamıştı, bunu yeni sağın kullandığı söylemlerden çıkartmak mümkündü. Birleşik Devletler ’in Reaganizm Avrupa’da sadece sağa değil aşırı sağa da ulaştı. Örneğin Fransa’nın aşırı sağının bir simgesi durumunda olan Ulusal Cephe lideri Jean-Marie Le Pen Fransız Reagan’ı olarak nitelendirilmekten onur duyacağını söylemiş hatta 1984’ te Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmiştir ve Reagan’ın Cumhuriyetçi Partisi’nin bir kongresine katılmıştır. 1989’ da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile bu yeni muhafazakarların önü alınamadı. Bu sefer düşman kim olacaktı? Örneğin 1989 yılında Berlin Duvarı yıkılıp Avrupa birleşmeye doğru ilk adım attığında, İngiliz-Amerikalı yeni muhafazakar tarihçi Bernard Lewis de Batı’nın İslam ile çatışma ihtimalinden söz etti.[21] (Lewis, 1990)  Soğuk Savaş biter bitmez Birleşik Devletler’ e ve Avrupa’ya yeni bir düşman mı lazımdı? Neden? Ortak düşmanın birleştirici gücünden faydalanmak için mi? Amerikalı siyaset bilimci Samuel Huntington medeniyetler çatışmasının ne kadar kaçınılmaz olduğunu yazdı ve Soğuk Savaş sonrasının çatışma çatışma cephesini gösterdi: ‘’Soğuk Savaş sonrasının ihtilafları ideoloji ve ekonomi değil, kültürel nedenler belirleyecek’’[22] (Atikkan, Amerikan Cinneti, 2006)  Buna göre yeni cepheler İslam’ a karşı açılacaktı. Soğuk Savaş ardından Birleşik Devletler ve İngiltere’nin başını çektiği Batılı Devletler medeniyetler arası farklılaştırma projesi için ötekileri yaratmaya girişmeye başladılar. Üç sefer üst üste İngiltere Başbakanlıklığı yapan Thatcher’ın dönemi 1990 yılında kapandı ve dönemi Thatcher etkisi ile İngiltere’de yeni sol meydana geldi. Thatcher ardından gelenler Thatcher politikalarından fazla uzaklaşmadılar fakat bunları yumuşattılar ve uygulamaya çalıştılar. Örneğin Muhafazakar John Major ve İşçi Partili Tony Blair. Zamanla, küreselleşme etkisi, ekonomik rekabetin ve sıkıntıların artması, internetin siyaseti dönüştürebilecek güce ve etkiye kavuşması, Avrupa Birliği’nin geleceğinin görülememesi ve bununla beraber birçok etken merkezdeki muhafazakar ve sosyal demokrat partiler için hırpalayıcı olabiliyordu. Dünyanın son yüzyılda yaşadığı en büyük ekonomik krizlerinden biri olan Amerika Birleşik Devletler menşeili 2008 ekonomik krizi, İngiltere’yi de ciddi bir şekilde vurmuş ve yeni yapısal sorunlar ortaya çıkmıştır. 2005 yılında ise David Cameron Muhafazakar Parti’ nin başkanlığına seçilmişti. Bu dönemde İngiltere’ de merkez sağda ciddi bir reform ihtiyacı hissediliyordu. Muhafazakar Parti’nin modernleşmeye ve Margaret Thatcher kimliğini silkinip üzerinden atmaya ihtiyacı var gibiydi. David Cameron partinin başkanı olduğunda ‘’ileri muhafazakarlığın’’ adeta bayrağını çekmiştir ve kendisini gerek ekonomik gerek se sosyal yönden liberal muhafazakar olarak tanıtmıştır. Parti lideri olarak yapmış olduğu ilk konuşmada ise ‘’Toplum diye bir şey vardır.’’ diyerek Margaret Thatcher’ ın görüşüne karşı gelmiştir ve değiştireceğinin sinyallerini de vermiştir. Cameron’ un muhafazakarlığı hoşgörülü ve sağlam bir toplum, muktedir bir devlet, canlı sivil toplum, sorumluluk duygusu yüksek birey yaratmak ve daha az eşitsizlik anlamına geliyordu.[23] (Atikkan, Merkez Sağda Köşe Kapmaca, 2014)  Muhafazakar Parti’deki bu değişime ‘’Kırmızı Muhafazakarlık’’ dendi ve fikir babası da Phillip Blond idi. Fakat Cameron’ın sosyal sorumluluk siyaseti projede kalmıştır yani gerçekleşememiştir. Partisinin de sağ kanadı ile çatışma halinde kalıp onlara yaranamamıştır. Sonra söylemleri de daha sağa kaydı durdu.

Eşcinsellerin evlenebilmelerini öngören yasayı destekledi ve Muhafazakar Parti’nin yeni tabelasını asmaya kalktı. İngiltere’ nin Avrupa ile ilişkilerini de tartışmaya açmıştı ve hem Avrupa Birliği’nden çıkmak istemiyorum demiş, hem de bunu referandum ile halka sormalarının gerekliliğini vurgulamıştır. Kısaca 1980’ lerde İngiliz merkez sağı Thatcherizmle taçlanmıştı. 21. yüzyılın kaygan zemininde bütün Batı demokrasilerinde olduğu gibi İngiltere’de de merkez sağ kendini aramaya başladı. Başbakan David Cameron, Thatcherizmi taca atar gibi yaptı, ama aslında yalpalayıp durdu.[24] (Atikkan, Merkez Sağda Köşe Kapmaca, 2014)

        Aşırı sağ partilerin söylemlerinin de fazlaca etkili olduğu Brexit, İngiltere’ nin Avrupa Birliği’ nden çıkış biletidir. Brexit sonuçları sonucunda ırkçı ve faşist eylemler İngiltere’ de artış göstermektedir. İngiltere’ de aşırı sağ partiler yabancıları ve Müslüman göçmenleri düşman gibi lanse etmektedir ve tamamen göç karşıtlığı gülünmektedir. Bu aşırı sağın bölgeselleşme ve küreselleşme bazında ne kadar büyük bir tehdit olduğunu gözler önüne sermektedir.

       Sonuç olarak İngiltere’de göçmenleri ve Müslüman azınlığı hedef alan bazı ırkçı oluşumlar vardır. Bunların başında da İngiliz Milliyetçi Partisi (BNP)’ dir. Ayrıca İngiliz Savunma Ligi (EDL), Milliyetçi Cephe (NF) ve Combat 18 de ülkede aşırı sağ, faşist hareketlerin varlığını devam ettirmektedirler. En önde gelenleri, ‘’İngilizlilik’’ propagandası yapmakta olan İngiliz Milliyetçi Partisi (BNP)’ dir. BNP’ yi diğerlerinden ayıran şey ise bir siyasi parti olmasıdır. Partinin liderliğinin Nick Griffin yapmaktadır. Son zamanlarda bütün bu gruplar azınlıklara yüklenmekten öteye Müslüman karşıtlığı noktasında birleşmektedirler. Özellikle Müslümanları hedef alan İngiliz Savunma Ligi (English Defence League), 2009’ un Mart ayında Luton şehrinde ortaya çıkmıştır. İngiltere’ de Müslümanların İngiliz hükümetinden talepleri vardır, İngiliz devletinin de Müslümanlara bazı talepleri vardır. Müslümanların entegre olmasını beklemektedir ve bu İngiltere’ de önemsenen bir konudur.

Avrupa'nın Aşırı Sağ Haritası

Norveç: Fremskrittspartiet (FRP)

İtalya: Movimento Sociale Italiano (MSI)

Fransa: Front National (FN)

Almanya: Republikaner (Rep.), National Demokratische Partei (NPD), Deutsche

Volksunion (DVU)

İngiltere: British National Party (BNP)

Yunanistan: Ethniki Politiki Enosis (EPEN)

Belçika: Vlaams Blok (VLB), Front National (FNb), Parti de Forces Nouvelles

Hollanda: Centrumdemocraten (CD)

İspanya: Allianza Popular (AP)

İsviçre: Action Nationale (AN)

Avusturya: Freiheitliche Partei Österreichs (FPÖ)

Danimarka: Dansk Folkeparti, Fremskridtpartiet (FKP)

Avrupa'da Aşırı Sağ Çerçevesinde Türkiye'nin Avrupa Birliği Üyeliği

        Avrupa yeni yüzyıla Batı kültürünün kimliğini ve değerlerini tartışarak girdi. Uzunca sürelerdir kamusal alanlarda bu tür tanımlamalar ve tartışmalar yapılmıyordu, bir nevi toplum buna acıkmıştı. Öyle ki bu kimlik mevzusu okullara, sanal ortama, siyasetin solundan sağına, medyaya, hatta aile ve arkadaş çevrelerine kadar taşındı. Danimarkalı antropolog Hervik’in bu konuda çarpıcı gözlemleri vardı: ‘’ Bir davette oturuyorsunuz. Güzel güzel sohbet ediliyor. Durup dururken birisi çıkıyor, Müslümanlara tahammül edemediğini söylüyor.

Bu trajik durumla başa çıkmak çok zor. Bunun aksini söylemeye çalışan akademisyenler de komik oluyor.’’[25] (Hervik, European Identity, 2011)  Özetle her ulus kendi sınırlarını, görünmez duvarlarını örmeye başladı fakat bunun başlaması biri bir an düğmeye basınca gerçekleşmedi. Bunun başlangıcı konusunda farklı tahminler söz konusu. Örneğin siyaset bilimci Pierre Hassner’ a göre: ‘’ Türkiye’nin Avrupa ile üyelik müzakerelerine yeşil ışık yanar yanmaz Avrupa kimliğini tartışmaya başladı.’’[26] (Tillie, 2012) Pierre Hassner bunu derken de Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine yeşil ışığın yakındığı Helsinki Zirvesi’ni işaret etmiştir.

Türkiye’de uzunca bir süre Avrupa’daki aşırı sağın yükselişi bilinçli-bilinçsiz olarak görmezden gelinmiştir. Gündeme konu olduğunda ise yaşlı kıtadan sarf edilen sağ söylemler ’oldukça radikal’ olarak değerlendirilmiş ve Avrupa’da böyle düşünen insanların arttığı şeklinde yorumlanmamıştır fakat artmaktaydı. Bu aslında bazen bilinçli olarak, Türkiye’de AK Partinin Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkileri iyileştirmesini gölgelemesi ihtimalini ortadan kaldırmak için yapılmış bir ön ayardı. Türkiye’de, AKP iktidarında, Avrupa Birliği’ne girme olasılığını yükseldiği 2003-2011 yılları arasında bu görmezden gelme hali devam etmiş fakat AKP iktidarının eskimeye başlaması ve daha kalıcı olmak için popülist politikalar izlemeyi seçmesi sonucunda Avrupa ile bir gerilim yaratılıp  günümüze kadar uzanan ve her yıl tırmandıkça tırmanan bir boyut kazanmıştır. Türkiye’ nin özellikle Avrupa’da yükselen aşırı sağı görmesi ve altını çizmesi aslında tam da bu AB ile gerilimin yaratıldığı yıllara ve ardına tekabül etmektedir. Daha önceden bilinçli olarak görmezden gelinen o radikal söylemler bu sefer Türkiye’ de görülür ve hatta haber-tartışma programlarında tartışılmaya başlanır olmuştu. Türkiye’nin 2017 yılında Hollanda’yı Nazi olmakla suçlaması aslında hem gerilimin en üst noktasını ifade eder, hem de aslında iki tarafın da iç dış politikayı nasıl iç politika aracı olarak kullandıklarını görmemiz açısından altı çizilecek bir noktadır. Türk Cumhurbaşkanı’nın Hollanda ve Almanya’ya yapmış olduğu ‘Nazi’ benzetmesi Avrupa Birliği üyeliğine olan ihtimalleri minimum düzeye çekmiştir. İki taraf da oldukça popülist bir tavırdadır bu süreç boyunca, Hollanda başbakanı da T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı terör örgütü DAESH’e destek vermekle suçlamış ve Türkiye’de yapılan  1 Mart 2017 Başkanlık referandumu sonucunu Türkiye’nin Radikal İslam’ı seçtiğini şeklinde bir yorumlamıştır.

Bu karşılıklı popülist söylemler özellikle seçim dönemlerinde en popüler haberler arasına başı çekmiştir. Hollanda Türkiye ile bu krizi yaşarken Hollanda da aynı zamanda başka bir seçim yaklaşıyordu; 15 Mart Genel Seçimleri.

Avrupa Birliği Türkiye’ye karşı tutumunda da, önce devletler bazında, iç siyasetlerinde, daha sonra ise birlik bazında aşırı sağ partilerin baskılarından etkilenmektedirler. Türk göçmenlerin daha yoğun yaşadığı Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda gibi Batı Avrupa ülkelerinde Türkiye’nin Ab üyeliğine dair kamuoyu olumsuzdur. Bir Euro barometre araştırmasına göre Avrupa’ya en az istenen göçmenler Müslüman göçmenlerdir. Türkiye ise Ab üyeliğine en az istenen üçüncü ülkedir. Diğerleri sırasıyla Kosova ve Arnavutluk’tur. Başvuru yapmayan Ukrayna bile Avrupa Birliği içerisinde daha pozitif bir kamuoyuna sahiptir ve üyeliği Türkiye’den daha fazla istenmektedir. Tabi ki bunda kültürel yakınlık, ortak din, benzerliklerin fazlalığı ve Avrupa kültürü etkilidir. Türkiye ise üyeliğe alındığı an Avrupa Birliği’nin sınırlarını Irak, İran, Suriye bölgelerine çekecektir. Bu da yine anti-göçmen ve İslamofobik sebeplerden dolayı istenmeyecek bir durum yaratmaktadır. Ayrıca Avrupa Birliği üye devletleri Türkiye’nin üyeliğini sadece Avrupa’nın daha fazla İslamlaşması olarak değil, ayrıca yeniden birlik içerisinde bir işçi göçü dalgasına maruz kalmak olarak değerlendirmektedirler. Daha önce ‘’misafir işçi’’ olarak gelen ve yerleşen Türkler, önce misafir olmadıkları anlaşıldı, sonra entegre olması zor oldukları anlaşıldı ve şimdi Avrupa ülkeleri bu konuda daha temkinli davranmayı seçmektedirler. Ayrıca Aşırı sağ partiler kendilerini devletlerinin AB’ye karşı savunucuları gibi görmekte, hatta bazıları ülkelerinin AB’den ayrılması gerektiğini düşünmektedir.[27]

Sonuç ve Analiz

         Son dönemde özellikle Batı Avrupa ülkelerinde medyada kullanılan dil ve siyasal söylem gittikçe radikalleşti. Bu da yabancıları ve göçmenleri ötekileştirme eğilimlerinde artışa sebebiyet verdi. Fransa’ da siyah bir bakana ‘ Sen insan soyundan değilsin. ‘’ demenin normalleştiği bir Fransa ile karşı karşıyayız. Avrupa’da bakanların kırdığı potlar, aşırı sağ eğilimli dergilerin kullandığı dil Avrupa’da nefretin normalleştirilmesine sebep olmaktadır. Günümüz koşullarında aşırı sağ partiler aslında biyolojik faktörleri bahane etmeyi bir kenara bırakıp ırkçı sebepleri kullanmayıp, yabancılara karşı daha kültür temelli bir dışlayıcılık geliştirmişlerdir. Bu aslında hem İngiltere, hem Almanya, hem de diğer Avrupa ülkeleri için çok tehlikeli olabilir çünkü bu şekilde bir argüman değişikliğiyle aşırı sağ partiler halkın çok daha farklı kesiminden daha fazla destek bulma potansiyeline sahip olmuş oluyorlar. Ayrıca aşırı sağ söylemin giderek merkezin söylemini de nasıl değiştirdiğini inceledik. Aşırı sağ partiler merkez partileri yıpratacak her fırsatı iyi değerlendirdikleri için hem etkileme kapasiteleri artmıştır, hem de her türlü kurumsal zorluğa rağmen oy oranlarını arttırmayı başarabilmişlerdir. Aşırı sağın artışını sadece oylarla ve seçimlerle, sahip oldukları sandalye sayısı ile ölçmek yetersiz olacaktır. Aşırı sağ, yerel düzeyde, örgütlenme biçiminde de oldukça güçlüdür ve medyada da yoğun bir şekilde yer almayı başarmaktadırlar. En sivri oldukları nokta göçmenlerin ve yabancıların göç ve demografik değişiklikler sonucu Avrupa uluslarının sayıca azaldığını vurgulamaları ve bu konuda hükümetlere baskı mekanizmaları kurmalarıdır. Bu şekilde merkez partiler de göç politikalarını daha katılaştırmak zorunda kalmışlardır. Aşırı sağ partilere olan yatkınlığın bir sebebi de küreselleşme ile gelen gelecek korkusunun insanları sarmasıdır. İnsanlar ekonomik sıkıntılar çekmeye başladıklarında Avrupa’nın eski refah seviyesi daha yüksek günlerine özlem duymaya başladılar ve ‘’Tekrar Avrupa’yı harika yapalım.’’  Kampanya hedeflerini ajandasında taşıyan aşırı sağa eğilimde bir artış sağladı. Bu partiler göçmen korkusu yaratarak sanki göçmenlerle refah devleti arasında doğrudan bir bağlantı söz konusuymuş gibi halka bu düşünceyi empoze ediyorlar.

Almanya’da aşırı sağ partiler oldukça dağınık bir tablo çizmektedirler ve oldukça da zayıftırlar, buna karşın daha çok esnek yapılanmalar şeklinde sağ hareketleri güçlüdür ve şiddet olaylarıyla ilişkilidirler. Almanya’da Alman Ulusal Demokrat Parti (NPD) en aşırı sağ parti olarak karşımıza çıkmaktadır. NPD’ nin bir Nazi geçmişi ile de tanınmaktadır. Avusturya’nın aksine Almanya’da devletin sağda sivrileşme hareketleri üzerindeki kontrol mekanizması da oldukça sağlamdır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi de bu konuda oldukça yetkindir ve gerektiğinde mevzuatı uygulamaktadır. NPD özellikle eski Doğu Almanya’nın kırsal bölgelerinde daha çok etkinliğini sürdürmektedir. Avrupa geneli aşırı sağ zamanla İslamofobi mevzusuna kaymaktayken Almanya’da buna ek olarak hala Anti-semitizm izlerini görmek mümkündür. İngiltere’ yi değerlendirmek gerekirse; aşırı sağ partilerin söylemlerinin de fazlaca etkili olduğu Brexit, İngiltere’ nin Avrupa Birliği’ nden çıkış biletidir. Brexit sonuçları sonucunda ırkçı ve faşist eylemler İngiltere’ de artış göstermektedir. İngiltere’ de aşırı sağ partiler yabancıları ve Müslüman göçmenleri düşman gibi lanse etmektedir ve tamamen göç karşıtlığı gülünmektedir. Bu aşırı sağın bölgeselleşme ve küreselleşme bazında ne kadar büyük bir tehdit olduğunu gözler önüne sermektedir.

Dipnotlar

[1] ATİKKAN, Z. (2014). Avrupa Benim; Batı Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi. İSTANBUL: Metis Yayıncılık.

[2] ATİKKAN, Z. (2014). ÖNSÖZ. Z. ATİKKAN içinde, AVRUPA BENİM, BATI AVRUPA’DA AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ (s. 13). İSTANBUL: METİS YAYINCILIK.

[3] ATİKKAN, Z. (2014). ÖNSÖZ. Z. ATİKKAN içinde, AVRUPA BENİM, BATI AVRUPA’DA AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ (s. 13). İSTANBUL: METİS YAYINCILIK.

[4] NTV HABER. (2013, 11 30). ntv.com.tr. NTV HABER: https://www.ntv.com.tr/dunya/2050de-avrupadaki-musluman-nufus-ne-kadar-artacak,VSLJtQa-3ESIkL-GCTbZQQ adresinden alındı  (Erişim Tarihi: 01.01.2018).

[5] Mishra, P. (2009, 8 15). www.theguardian.com. Guardian Media Group: https://www.theguardian.com/books/2009/aug/15/eurabia-islamophobia-europe-colonised-muslims adresinden alındı  (Erişim Tarihi: 25.12.2017).

[6] Mercan, S. (2012, 5 14). 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü web sitesi: http://www.21yyte.org/tr/arastirma/avrupa-birligi-arastirmalari-merkezi/2012/01/24/6465/avrupada-asiri-sagin-yukselisini-anlamak adresinden alındı  (Erişim Tarihi: 05.01.2018).

[7] Atikkan, Z. (2014). İçi Boşalan Merkez. Z. Atikkan içinde, Batı Avrupa’da Yükselen Aşırı Sağ (s. 20). İstanbul: Metis Yayıncılık.

[8] Atikkan, Z. (2014). İçi Boşalan Merkez. Z. Atikkan içinde, Batı Avrupa’da Yükselen Aşırı Sağ (s. 20). İstanbul: Metis Yayıncılık.

[9] (Atikkan, Avrupa Kimliği ve Yeni Almanya, 2014)

[10] Howard, M. M. (2001). Can Populism be Suppressed in a Democracy? M. M. Howard içinde, East European Politics ans Societies (s. 18-32).

[11] Schellenberg, B., & Langenbacher, N. (2011). Is Europe on the ”Right” Path?: Right-wing Extremist and Right-wing Populism in Europe. The Radical Right in Germany: Its Prohibition and Reinvetion (s. 64-76). içinde Berlin: Routledge.

[12]  Williams, M. H. (2010). ”Can Leopards Change Their Sport? Between Xenophobia and Trans-ethnic Populism among West European Far Rİght Parties. Nationalism and Ethic Politics, s. 111-134.

[13] Zaman Avrupa. (2012, 3 11). Zaman. Euro Zaman: http://eurozaman.com/euro/newsDetail_getNewsById.action?newsId=54630 adresinden alındı

[14] Slackman, M. (2010, 9 2). the New York Times Company. NY Times: http://www.nytimes.com/2010/09/03/world/europe/03germany.html adresinden alındı  (Erişim Tarihi: 22.12.2017).

[15] 1993 Solingen, 2005’te Ludwingshafen’de kundaklama olayları yaşanmıştır. 2002’de 10,902 aşırı sağ saldırı varken, 2008’de 19,894 saldırı olmuştur. Die Zeit Almanya’nın birleşmesinden bu yana 137 kişinin ırkçı saldırıda kurban olduğunu belirtmiştir.

[16] Atikkan, Z. (2014). Merkez Sağda Köşe Kapmaca. Z. Atikkan içinde, Avrupa benim, Batı Avrupa’da Yükselen Aşırı Sağ (s. 10-101). İstanbul: Metis Yayıncılık.

[17] Atikkan, Z. (2014). Merkez Sağda Köşe Kapmaca. Z. Atikkan içinde, Avrupa benim, Batı Avrupa’da Yükselen Aşırı Sağ (s. 10-101). İstanbul: Metis Yayıncılık.

[18] Judt, T. (2011, 1 13). the New York Rewiev of Books. the New York Rewiev of Books: http://www.nybooks.com/articles/2011/01/13/bring-back-rails/ adresinden alındı  (Erişim Tarihi: 05.01.2018).

[19] Hervik, P. (2011). The Annoying Dİfference: The Emergence of Danish Neonationalism, Neoracism, and Populism in the past-1989 World. P. hervik içinde, The Annoying Dİfference: The Emergence of Danish Neonationalism, Neoracism, and Populism in the past-1989 World (s. 35-36). Berghanh Books.

[20] Atikkan, Z. (2014). Merkez Sağda Köşe Kapmaca. Z. Atikkan içinde, Avrupa benim, Batı Avrupa’da Yükselen Aşırı Sağ (s. 10-101). İstanbul: Metis Yayıncılık.

[21] Lewis, B. (1990, 9 1). The Atlantic. The Atlantic: https://www.theatlantic.com/magazine/archive/1990/09/the-roots-of-muslim-rage/304643/ adresinden alındı

(Erişim Tarihi: 30/12/2017).

[22] Atikkan, Z. (2006). Amerikan Cinneti. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları

[23] Atikkan, Z. (2014). Merkez Sağda Köşe Kapmaca. Z. Atikkan içinde, Avrupa benim, Batı Avrupa’da Yükselen Aşırı Sağ (s. 10-101). İstanbul: Metis Yayıncılık.

[24] Atikkan, Z. (2014). Merkez Sağda Köşe Kapmaca. Z. Atikkan içinde, Avrupa benim, Batı Avrupa’da Yükselen Aşırı Sağ (s. 10-101). İstanbul: Metis Yayıncılık.

[25] Hervik, P. (2011, 11 3). European Identity. (Z. Atikkan, Röportaj Yapan)

[26] Tillie, J. (2012, 1 23). (Z. Atikkan, Röportaj Yapan)

[27] Gündüz, Z. Y. (2010). The European Union at 50: Xenophobia, Islamophobia, and the Rise of the Radical Right. Journal of Muslim Minority Affairs, 35-47.

Kaynakça

Atikkan, Z. (2006). Amerikan Cinneti. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

ATİKKAN, Z. (2014). AVRUPA BENİM. Z. ATİKKAN içinde, AVRUPA BENİM (s. 13). İSTANBUL: METİS YAYINCILIK.

ATİKKAN, Z. (2014). Avrupa Benim; Batı Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi. İSTANBUL: Metis Yayıncılık.

Atikkan, Z. (2014). Avrupa Kimliği ve Yeni Almanya. Z. Atikkan içinde, Batı Avrupa’da Yükselen Aşırı Sağ (s. 80). İstanbul: Metis Yayıncılık.

Atikkan, Z. (2014). İçi Boşalan Merkez. Z. Atikkan içinde, Batı Avrupa’da Yükselen Aşırı Sağ (s. 20). İstanbul: Metis Yayıncılık.

Atikkan, Z. (2014). Merkez Sağda Köşe Kapmaca. Z. Atikkan içinde, Avrupa benim, Batı Avrupa’da Yükselen Aşırı Sağ (s. 10-101). İstanbul: Metis Yayıncılık.

ATİKKAN, Z. (2014). ÖNSÖZ. Z. ATİKKAN içinde, AVRUPA BENİM, BATI AVRUPA’DA AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ (s. 13). İSTANBUL: METİS YAYINCILIK.

Gündüz, Z. Y. (2010). The European Union at 50: Xenophobia, Islamophobia, and the Rise of the Radical Right. Journal of Muslim Minority Affairs, 35-47.

Hervik, P. (2011, 11 3). European Identity. (Z. Atikkan, Röportaj Yapan)

Hervik, P. (2011). The Annoying Dİfference: The Emergence of Danish Neonationalism, Neoracism, and Populism in the past-1989 World. P. hervik içinde, The Annoying Dİfference: The Emergence of Danish Neonationalism, Neoracism, and Populism in the past-1989 World (s. 35-36). Berghanh Books.

Howard. (tarih yok). a.g.e. Howard. içinde

Howard, M. M. (2001). Can Populism be Suppressed in a Democracy? M. M. Howard içinde, East European Politics ans Societies (s. 18-32).

Judt, T. (2011, 1 13). the New York Rewiev of Books. the New York Rewiev of Books: http://www.nybooks.com/articles/2011/01/13/bring-back-rails/ adresinden alındı  (Erişim Tarihi: 05.01.2018).

Lewis, B. (1990, 9 1). The Atlantic. The Atlantic: https://www.theatlantic.com/magazine/archive/1990/09/the-roots-of-muslim-rage/304643/ adresinden alındı  (Erişim Tarihi: 30/12/2017).

Mercan, S. (2012, 5 14). 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü web sitesi: http://www.21yyte.org/tr/arastirma/avrupa-birligi-arastirmalari-merkezi/2012/01/24/6465/avrupada-asiri-sagin-yukselisini-anlamak adresinden alındı  (Erişim Tarihi: 05.01.2018).

Mishra, P. (2009, 8 15). www.theguardian.com. Guardian Media Group: https://www.theguardian.com/books/2009/aug/15/eurabia-islamophobia-europe-colonised-muslims adresinden alındı  (Erişim Tarihi: 25.12.2017).

NTV HABER. (2013, 11 30). ntv.com.tr. NTV HABER: https://www.ntv.com.tr/dunya/2050de-avrupadaki-musluman-nufus-ne-kadar-artacak,VSLJtQa-3ESIkL-GCTbZQQ adresinden alındı  (Erişim Tarihi: 01.01.2018).

Schellenberg, B., & Langenbacher, N. (2011). Is Europe on the ”Right” Path?: Right-wing Extremist and Right-wing Populism in Europe. The Radical Right in Germany: Its Prohibition and Reinvetion (s. 64-76). içinde Berlin: Routledge.

Schmitt, C. (2006). Siyasal Kavram. İstanbul: Metis Yayıncılık.

Slackman, M. (2010, 9 2). the New York Times Company. NY Times: http://www.nytimes.com/2010/09/03/world/europe/03germany.html adresinden alındı  (Erişim Tarihi: 22.12.2017).

Tillie, J. (2012, 1 23). (Z. Atikkan, Röportaj Yapan)

Williams, M. H. (2010). ”Can Leopards Change Their Sport? Between Xenophobia and Trans-ethnic Populism among West European Far Rİght Parties. Nationalism and Ethic Politics, s. 111-134.

Zaman Avrupa. (2012, 3 11). Zaman. Euro Zaman: http://eurozaman.com/euro/newsDetail_getNewsById.action?newsId=54630 adresinden alındı

Ali Akdemir

Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkilerden mezun oldum. Şuanda özel bir şirkette ihracat sorumlusuyum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir